<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>vikitr</title>
	<atom:link href="http://www.vikitr.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.vikitr.org</link>
	<description>hayatı hakkında</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 May 2010 07:32:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Ayı</title>
		<link>http://www.vikitr.org/ayi/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/ayi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 May 2010 07:32:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/ayi/</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_3014" class="wp-caption aligncenter" style="width: 510px"><img class="size-full wp-image-3014" title="ayı" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/05/ayi.jpg" alt="" width="500" height="375" /><p class="wp-caption-text">ayı</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/ayi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kedi</title>
		<link>http://www.vikitr.org/kedi/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/kedi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 May 2010 06:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[kedi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=3007</guid>
		<description><![CDATA[Kedi (Felis sylvestris catus), kedigiller (Felidae) familyasından avcı, memeli, evcil, etçil bir hayvandır. İnsanlar, kedilerin arkadaşlığına ve onların haşarat, yılan ve akrep avlayabilme kabiliyetine önem vermektedir. Kediler en az 9.500 yıldır insanlarla birlikte yaşamaktadır. 2,5 ile 12 kilo arasında ağırlığa ve dişilerde 50 cm. Erkeklerde 70 cm ye varan ebatlardadır. Çok çeşitli renklere sahip olabilmekle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_3008" class="wp-caption aligncenter" style="width: 290px"><img class="size-full wp-image-3008" title="kedi" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/05/kedi.jpg" alt="" width="280" height="400" /><p class="wp-caption-text">Kedi</p></div><br />
Kedi (Felis sylvestris catus), kedigiller  (Felidae) familyasından avcı, memeli, evcil, etçil bir hayvandır. İnsanlar, kedilerin arkadaşlığına ve onların haşarat, yılan ve akrep avlayabilme kabiliyetine önem vermektedir. Kediler en az 9.500 yıldır insanlarla birlikte yaşamaktadır.<br />
<span id="more-3007"></span><br />
2,5 ile 12 kilo arasında ağırlığa ve dişilerde 50 cm. Erkeklerde 70 cm ye varan ebatlardadır. Çok çeşitli renklere sahip olabilmekle beraber genetik olarak çok farklı ve orijinal renklere de sahip olanları mevcuttur. Kedigiller familyasının genel karakteristik özelliklerini taşımaktadırlar. Ortalama kedi ömrü 14 yıldır. Ancak kediler iyi bir beslenme ile 20 yıldan fazla yaşayabilirler.<br />
<div id="attachment_3012" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><img src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/05/kedi-1.jpg" alt="" title="kedi" width="300" height="400" class="size-full wp-image-3012" /><p class="wp-caption-text">kedi</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/kedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mikrop (Bakteri) Nedir?</title>
		<link>http://www.vikitr.org/mikrop-bakteri-nedir/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/mikrop-bakteri-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 May 2010 07:29:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Bakteriler atığı tam olarak nasıl indirgerler?]]></category>
		<category><![CDATA[Bakteriler genetik olarak mı elde edilmektedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Görevler tamamlandığında bakterilere ne olur?]]></category>
		<category><![CDATA[Mikrop (Bakteri) Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Neden atık arıtımı için bakteriler uygundur?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=3001</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayfada Mikrop (Bakteri) Nedir? hakkında bilgiler bulunmaktadır &#160; Bu sayfadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. Birçok insan bakteri olarak da bilinen mikroorganizma (mikrop)&#8217;lara aşinadır. Mikropları yeryüzünde toprak, su, kaya, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><b>Bu sayfada Mikrop (Bakteri) Nedir? hakkında bilgiler bulunmaktadır</b>
<p>&nbsp;</p>
<p><font size="1">Bu sayfadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge<br />
görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir  şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır.<br />
</font></p>
<div id="attachment_3002" class="wp-caption alignleft" style="width: 225px"><a rel="attachment wp-att-3002" href="http://www.vikitr.org/mikrop-bakteri-nedir/mikrop/"><img class="size-medium wp-image-3002" title="mikrop" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/05/mikrop-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Mikrop</p></div>
<p>Birçok insan bakteri olarak da bilinen mikroorganizma (mikrop)&#8217;lara aşinadır. Mikropları yeryüzünde toprak, su, kaya, bitki, hayvan ve hatta insanlarda bulunurlar. Ölümden sonra bütünyaşayan organizmalar ana elementleri olan su, karbon, nitrojen, fosfat ve iz elementlerine ayrışırlar.<br />
<span id="more-3001"></span><br />
Bu prosese bioremidasyon adı verilir. Altı milyon organik molekulun geri dönüşümü ortalama bir milyon adet bakteri gerektirir. Mikroplar gibi basit formdaki canlıları tarif etmek zordur. O kadar küçüktürlerki onları görebilmek için çok güçlü mikroskoplara ihtiyaç vardır. Mikropların çürüme, fermantasyon ve hastalıkların kimyasal etmeni olduğunu öğrenmek ancak mikroskopların gelişimi ile mümkün oldu. Mikroplar dünyadaki ilkel tek hücreli organizmalardır. Genelde üç ana formda bulunurlar, bunlar; round (coccus), rod (bacillus) ve spiral (spirillum)&#8217;dur.</p>
<p><strong>Neden atık arıtımı için bakteriler uygundur?</strong><br />
Bakteriler doğanın geri dönüşümcüleridir. İnanılmaz sayıda bileşiği indirgeme özelliğine sahiptirler. Doğada tüm organik maddelerin geri çevrimi bakteriler tarafından gerçekleştirilir.</p>
<p><strong>Bakteriler atığı tam olarak nasıl indirgerler?</strong><br />
Bakteriler büyüme ve üremelerinde kullanılmak üzere kompleks bileşikleri öncelikle enzim salgılayarak hücre içerisine alabilecekleri boyutlara kırarlar.<br />
Bazı bakteriler BOI&#8217; ye yol açan askıda katı maddelerde bulunan karbonhidrat ve proteinleri,bazılarıda bir çok organizmanın yapamadığı sülfür,amonyak ve hidrokarbon gibi bileşikleri kullanırlar.Suya eklendiklerinde suda yüzen yada tabana çöken katı partiküllere tutunurlar ve partikülleri decompose edecek enzimler salgılarlar. (Secrete)<br />
Amonyak ve sülfür gibi belli çözünmüş bileşikler doğrudan hücre içerisine absorbe edilir.<br />
Tür kombinasyonları spesifik kirleticilerde; genelde tek başına uygulanan zincirlerden çok daha güçlü ve tam bir indirgeme sağlar, çünkü bu türün yan ürünleri genelde diğer türlerin besini olarak hizmet verir.<br />
Bu sebeple, ancak bu tür hazır doğru ve dengeli bakteri zincirleri kirleticilerin karbondioksit su ve sülfat gibi toksik olmayan son ürünlere tamamen indirgenmesinde bu sinerjik etkiyi yakalayabilir.</p>
<p><strong>Görevler tamamlandığında bakterilere ne olur?</strong><br />
Bakteriler iyi beslendiklerinde türlerine bağlı olarak her 15-20 dakikada iki kat gibi inanılmaz hızlı bir oranda çoğalırlar.<br />
Bakteriler sistemdeki kirleticiler bu nüfusu besleyebildikleri sürece çoğalırlar. Kirlilik seviyesi düştükçe, ölür ve çok daha az ürerler.Bu sayede nüfus doğal olarak kendini kirlilik seviyesine göre dengeler. Görevlerinin tamamlanmasıyla beraber bakteriler iç solunuma geçerek birbirilerini tüketir. Bazıları uykuya (dormany) geçer ve kirlilik seviyesi artarsa tekrar aktive olur.<br />
<strong><br />
Bakteriler genetik olarak mı elde edilmektedir?</strong><br />
Hayır. Tüm bio-system ürünleri tabiatta mevcut bakterilerden oluşmaktadır. Yalnızca bakteriler kuvvetlendirilerek uygun ortamlar için sınıflandırılmaktadır.</p>
<p>Atıkların deşarjında BOI ve KOI neden kontrol altına alınmalıdır?<br />
BOI Biyolojik Oksijen İhtiyacı mikroorganizmaların su yada atık sudaki indirgenebilir organik maddelerin aerobik koşullar altında stabilize etmek için kullandıkları oksijen miktarıdır. Bu indirgemede organik madde bakterinin besin ve enerji kaynağıdır. BOI testi genellikle 5 günlük 20 C her anlık inkibasyon süresi gibi kontrol edilebilir koşullardaki oksijen tüketimini ölçer. Suyun içeriğindeki organik madde yani kirlilik ne kadar fazla ise, bu tüketimde o oranda yüksek sonuç verecektir.<br />
Ekolojik dengenin korunması için, patajonik bakteri ve yüksek BOI&#8217;li aşırı besin içeren deşarjlar kontrol altına alınmalıdır. Büyük miktarlı ve sindirilmemiş besinlerin toprağa aşırı yüklenmesi nitrojen çevriminin dengesini bozar, yüksek BOI seviyeleri bazı bitkileri öldürür, bazı (indigenous) hayvan, kuş yada böcek türlerinin açlıktan ölümüne yol açacak farklı bitkilerin gelişimine neden olur. Bu tür atıklar yer altı su tabakasının yakınlarındaki ırmak ve gölleri kirletebilir. Bu besin fazlası su ortamlarında toplu ölümlere yol açabilecek normal balık kabuklu vb. su canlıları tarafından sindirilmeyecek farklı fitoplanktonların üremesine destek verir. Yüksek BOİ ortamda mevcut oksijeni tüketeceğinden diğer canlılar için suda yeterli oksijen kalmamasına neden olur.Üreyen koku, ortamın istenmeyen böcek ve canlılara cazibesini artırır.<br />
Yüksek KOI de yukarıdaki etkilerin yanısıra, içerebileceği toksik kimyasallarla daha yüksek hayat formlarını bile zehirleyebilir. Doğal mikroorganizmaları toksik olarak etkileyerek besin zincirinin kırılmasına neden olabilir.<br />
Dolayısıyla, yüksek nüfus yoğunluğu yada sanayileşme ile atıkların belli zararsız deşarj standartları öngörülerek kontrol altına alınmaları kesinlikle gereklidir.</p>
<p>Atıksu arıtma tesislerinde bu tür bakteri kültürlerinin kullanım ve üretimi, çevreye sıçrama ve kontrolsüz üreme gibi riskler taşır mı?<br />
Tabii ki hayır. Atıksuların biyolojik arıtımı, bu tür kültürlerin üretim ve arıtılmak istenen organik maddelerin &#8220;biyo kütle &#8211; biomas&#8221; olarak adlandırılan bu bakterilere besin kaynağı olarak kullandırılarak atıksudan ayrılması esasına dayanır. Bu tür ürünler, doğal ya da benzer tesislerden aşılanarak tesislerde üretilen biomas&#8217; ın; amaca yönelik daha yüksek performansta bakterilerin hazır olarak sisteme verilmesi ile daha yüksek kalitede bir biomas üretmek için kullanılırlar. Tamamı uluslar arası bakteri sınıflandırma literatüründe yer alan Grup I &#8211; Patojenik Olmayan (Group I &#8211; Nonpathogenic Microorganisms) kültürlerinden nutrient ve katalizör katkıları ile üretilir. Ürünlerin ülkemize ithalinde ilgili mevzuat gereği taahhüt edilen konsantrasyona sahip olup olmadığı ve patojen mikroorganizma üretimine yol açıp açmadığına dair resmi analiz sonuçları tekrarlanarak teyit edilir.</p>
<p>kaynak:msxlabs.org</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/mikrop-bakteri-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biyolojinin Tarihçesi</title>
		<link>http://www.vikitr.org/biyolojinin-tarihcesi/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/biyolojinin-tarihcesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 08:04:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojinin Tarihçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojinin Tarihi Gelisimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=2994</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayfada Biyolojinin Tarihçesi hakkında bilgiler bulunmaktadır &#160; Bu sayafadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. Biyolojinin Tarihi Gelisimi Biyolojinin Tarihi Gelisimi Yaklasik 2300 yil önce Yunan bilim adami Polibus, “Insanin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2995" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.vikitr.org/biyolojinin-tarihcesi/biyoloji-2/" rel="attachment wp-att-2995"><img src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/05/biyoloji-300x238.gif" alt="" title="biyoloji" width="300" height="238" class="size-medium wp-image-2995" /></a><p class="wp-caption-text">Biyoloji</p></div>
<p><b>Bu sayfada Biyolojinin Tarihçesi hakkında bilgiler bulunmaktadır</b>
<p>&nbsp;</p>
<p><font size="1">Bu sayafadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge<br />
görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir  şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır.<br />
</font></p>
<p><span id="more-2994"></span></p>
<p>Biyolojinin Tarihi Gelisimi</p>
<p>Biyolojinin Tarihi Gelisimi Yaklasik 2300 yil önce Yunan bilim adami Polibus, “Insanin Dogasi Üzerine” adli bir kitap yazmistir. Aristo, çalismalarini “Hayvanlarin Tarihi, Hayvan Nesli Üzerine” ve “Hayvan Vücutlarinin Kisimlari Üzerine” adli kitaplarinda toplamistir. Aristo, canlilarin olusumlarini ve hayvanlarin davranislarini incelerken onlarin siniflandirma yoluna da gitmistir. Galen, canlilarin organlariyla bu organlarin görevini inceleyen fizyoloji biliminin dogmasini saglamistir. Galileo, 1610’da ilk mikroskobun yapimini basarmistir. Robert Hook, 1665’de bir mantar kesitinin mikroskopta nasil göründügünü açiklamis ve gördügü yapilara “Cellula” (hücre) adini vermistir. Leeuwenhoek, 1675’de mikroskop kullanarak tek hücrelileri göstermeyi basarmistir. Carolus Linnaeus, 1707-1778 yillarinda ilk bilimsel siniflandirmayi yapmistir.<br />
Charles Darwin, 1859’da “Türlerin Kökeni” adli kitabini yayinlayarak evrimle ilgili görüslerini ortaya koymustur. Pasteur, mikroskobik canlilarin fermantasyona neden oldugunu tespit etmis, tavuk kolerasina neden olan mikrobu bulmus ve kuduz asisini bulmustur.<br />
Gregor Mendel, bezelyelerle yaptigi deneyler sonucunda, kalitsal özelliklerin dölden döle geçisi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmistir.<br />
Genetik bilimi 19. yüzyilin ortasinda, biyolojide bir alt bilim dali olan moleküler biyolojinin gelisimine olanak saglamistir. Beijrinck, 1899’da tütün bitkilerinin yapraklarinda görülen tütün mozaik hastaligini incelemistir.<br />
Wilhelm Röntgen, 1895’de tipta teshis ve tedavi amaciyla kullanilan Röntgen isinlarini bulmustur.<br />
Otto Mayerhof, 1992’de kastaki enerji dönüsümlerinin solunumu ve isi akisini incelemis. Bu çalisma ile Nobel tip ödülünü almistir.<br />
Alexander Fleming, 1927’de penisilini, E.A.F Ruska’da 1931’de elektron mikroskobunu bulmustur.<br />
James Watson ile Francis Crick 1953’te günümüzde kabul edilen DNA’nin yapisina ait bir model ortaya koymuslardir.<br />
Steven Howell, 1986’da ates böceklerinin isik saçmasini saglayan maddenin yapimini kodlayan geni ayirarak tütün bitkisine aktarmis ve bu bitkilerin isik saçtigini görmüstür. Bu olay gen naklinin baslangici olmustur.<br />
Dr. Wilmut, yetiskin bir koyundan alinan vücut hücresinin çekirdegini, baska bir koyuna ait çekirdegi alinmis bir yumurta hücresine yerlestirerek genetik ikiz elde etmistir.<br />
Biyolojinin Alt Bilim Dallari:<br />
1)Botanik:<br />
Bitkiler alemini inceleyen bilim dalidir.<br />
2)Zooloji:<br />
Hayvanlar alemini inceleyen bilim dalidir. Biyolojinin bu bölümlerinden her biri, canlinin degisik özelliklerini incelemeleri bakimindan kendi içinde alt bölümlere ayrilir. Bu bölümlerin baslicalari sunlardir; Morfoloji: Canlilarin dis görünüsünü, seklini inceleyen bilim dalidir.<br />
Anatomi:<br />
Canliyi olusturan organlari, bu organlarin birbirleri ile iliskilerini inceleyen bilim dalidir.<br />
Fizyoloji:<br />
Organizmadaki organ ve dokularin görevlerini, isleyislerini inceleyen bilim dalidir.<br />
Embriyoloji:<br />
Organizmanin gelisme devrelerini inceler. Özellikle döllenmis yumurtadan (zigot) itibaren meydana gelen gelisme ve farklilasmalari inceleyen bilim dalidir.<br />
Sitoloji:<br />
Hücrenin yapisini ve çalismasini inceleyen bilim dalidir.<br />
Histoloji:<br />
Çok hücreli canlilardaki dokularin yapisini ve bu dokularin vücudun nerelerinde bulundugunu, hangi organlarin yapisina katildigini inceleyen bilim dalidir.<br />
Genetik: Canlilardaki kalitsal özelliklerin dölden döle nasil geçtigini inceler. Ayrica genin yapisini, görevini ve genlerde meydana gelen degisiklikleri inceleyen bilim dalidir.<br />
Moleküler biyoloji:<br />
Canlilarin yapisini, moleküler düzeyde inceleyen bilim dalidir.<br />
ekoloji:<br />
Canlilarin birbirleriyle ve çevreleriyle olan iliskilerini inceleyen bilim dalidir. Ekoloji, çevre biyolojisi ile es anlamda kullanilabilmektedir.<br />
Taksonomi (sistematik):<br />
Canlilari benzerliklerine göre siniflandiran bilim dalidir. Dogadaki çesitliligi ve çevremizdeki canlilari görmemizi saglar.<br />
Mikrobiyoloji:<br />
Gözümüzle göremedigimiz mikroorganizmalarin beslenme, üreme gibi yasam sekillerini inceleyen bilim dalidir.<br />
Uzay biyolojisi:<br />
Uzay sartlarinda canlilarin karsilastiklari yeni durumlari, bunlarin canli üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini, canlilarin uzaya uyum sartlarini arastiran bilim dalidir.<br />
Parazitoloji:<br />
Asalak olarak yasayan canlilarin yapi ve özelliklerini inceleyen bilim dalidir.<br />
Biyokimya:<br />
Canlilarin yapisindaki kimyasal maddeleri ve yasamin temeli olan biyokimyasal tepkimeleri inceleyen bilim dalidir. Ayrica entomoloji böcekleri, mikoloji mantarlari, bakteriyoloji bakterileri, viroloji virüsleri, ihtiyoloji baliklari, ornitoloji kuslari, mammaloji memeli hayvanlari inceler.<br />
Biyolojik Uygulama Alanlari: Tip, biyoteknoloji, tarim, veterinerlik, su ürünleri, biyomekanik, genetik mühendisligi, ekoloji, fizyoloji, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, eczacilik, dis hekimligi biyolojinin bazi uygulama alanlaridir. Kentlesme ve sanayilesme ise dolayli olarak biyolojiden gelen verilere göre yönlendirilir.<br />
Biyolojinin Önemi:<br />
Dogumdan ölüme kadar yasamin her evresinde bilinçli ve saglikli yasama, ekonomik gelismeyi sürekli kilma, çevreyi bozulmadan tutma, üretimin kalitesini ve miktarini arttirmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Çevre kirlenmesi, erozyon, madde kaybi, yesil alanlarin azalmasi, hizli nüfus artisi, plansiz kentlesme, biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasinda rol oynayan faktörlerdir. Biyoteknolojinin amaci, bir canlinin belirli özelliklerini sifreleyen genetik bilginin bir baska canliya nakledilmesidir. Böylece nakledilen bilginin geregi, ikinci canli tarafindan yerine getirilir.<br />
Biyolojinin Gelecegi: Insan topluluklarinda kalitsal hastaliklara neden olan genler, döllenme sirasinda saglamlariyla degistirilerek kanser, yüksek ve düsük tansiyon, seker hastaligi, cücelik vb. hastaliklar önlenebilecektir.<br />
Canlilarin ömür uzunlulugunu kalitsal olarak denetleyen genler kontrol altina alinarak ya da degistirilerek, uzun bir yasam saglanabilecektir.<br />
Bir canlida önemli bir özelligi ortaya çikaran gen ya da genler, diger canlilarin kalitsal yapisina eklenerek bazi eksiklikler bu yolla giderilebildigi gibi fazladan bazi özelliklerin kazanilmasi da saglanacaktir. Örnegin C vitamini karacigerde sentezlettirilecegi için besinlerle alinmasi gerekmeyecektir.<br />
Genlerdeki degisiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çikmasi saglanacaktir.<br />
Canlilardaki genlerin tümü kataloglanabilecek, bunlarla ilgili bankalar kurulacak, ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri genis oranda kullanabilecegi için birçok ilacin etkili ve ucuz yoldan üretilmesi saglanacaktir.<br />
Bitki ve hayvanlarin islahinda olaganüstü atilimlar gerçeklesecek, verim arttirilacak, birçok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalara yaptirilabilecektir.<br />
Biyolojideki Gelismelerin Insanliga Katkilari:<br />
Günümüzde birçok ülke seralarda tozlasma görevini bombus adi verilen arilara yaptiriyor. Bombus özellikle sebzecilikte yüksek verim elde etmek amaciyla hormon kullan üreticilere bir çikis, hatta kurtarici oldu. Arinin tasidigi çiçek tozlari etrafa yayilarak, seradaki domates ve çileklerdeki verimi arttirdi.<br />
Günümüzde birçok tibbi bitki ve hayvanin üretimi, antibiyotik, asi, interferon, çesitli pestisitlerin üretimimleri, insandaki zararli genlerin ayiklanmasi isi gibi alanlarda biyoteknolojiden yararlanilmaktadir.<br />
Tipta uygulanan asilama yönteminde vücuda virüs verilerek, vücudun virüsü tanimasi ve ona karsi antikor üretmesi saglanir. Oysa gen teknolojisinin sagladigi olanaklarla, vücuda virüs verilmeden de antikor üretmek mümkün olmustur. Böylece vücut virüsün yan etkilerinden korunabilmektedir.<br />
Biyoteknolojinin katkilari arasinda insülini de sayabiliriz. insülin, insanlarda seker metabolizmasini düzenleyen bir hormon olup, pankreas hücreleri tarafindan üretilir, dolasima katilir. Eksikliginde ise seker hastaligi ortaya çikar. Bugün bakteri DNA’si yardimiyla insülin hormonu bol miktarda ve ucuza üretilebilmektedir.<br />
Büyüme hormonu, eskiden sadece kadavralarin hipofiz bezinden çok büyük zorluk ve masraflarla elde ediliyordu. Artik biyoteknolojik yöntemlerle çok miktarda ve ucuza elde edilmektedir. Tek hücre proteini: alg, bakteri, maya ve küflerin büyük miktarda üretilmesinden ve bu canli hücrelerin kurutulmasi sonucu olusan biyolojik kütleye denir. Tek hücre proteini, insan besinlerinden; çorbalarda, hazir yemeklerde ve diyet yiyeceklerinde katki maddesi olarak kullanilmaktadir. Ayrica aroma kaynagi, vitamin kaynagi ve emülgatör destekleyici olarak da kullanilir.<br />
Dr. Wilmut, bir koyundan alinan bir vücut hücresinin çekirdegini, baska bir koyuna ait çekirdegi alinmis bir yumurtaya yerlestirerek yeni bir koyuna yasam vermistir. Dolly adi verilen kuzu orijinal DNA sahibi koyunun kopyasidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/biyolojinin-tarihcesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lipaz ve Lipaz Türleri</title>
		<link>http://www.vikitr.org/lipaz-ve-lipaz-turlerilipaz-ve-lipaz-turleri/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/lipaz-ve-lipaz-turlerilipaz-ve-lipaz-turleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 May 2010 14:44:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Lipaz]]></category>
		<category><![CDATA[Lipaz Türleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=2976</guid>
		<description><![CDATA[Lipaz ve Lipaz Türleri Lipaz, lipitlerin ester bağlarının hidrolizini katalizleyen bir enzimdir. Lipazlar esterazların bir alt sınıfıdır. Lipazlar, çoğu canlıda gıdasal lipitlerin (yani trigliseritlerin) sindirimi, taşınması ve işlenmesinde önemli rol oynarlar. Bazı virüslerde dahi lipaz genleri bulunur. İşlev Çoğu lipaz bir lipit substratın gliserol omurgasının belli konumlarında etkir. İnsanlarda sindirim sisteminde yağları sindirmekten sorumlu esas [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-2989" href="http://www.vikitr.org/lipaz-ve-lipaz-turlerilipaz-ve-lipaz-turleri/lipaz-3/"><img class="alignleft size-medium wp-image-2989" title="lipaz" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/05/lipaz-163x300.png" alt="" width="163" height="300" /></a></p>
<p>Lipaz ve Lipaz Türleri<br />
Lipaz, lipitlerin ester bağlarının hidrolizini katalizleyen bir enzimdir. Lipazlar esterazların bir alt sınıfıdır.<br />
Lipazlar, çoğu canlıda gıdasal lipitlerin (yani trigliseritlerin) sindirimi, taşınması ve işlenmesinde önemli rol oynarlar. Bazı virüslerde dahi lipaz genleri bulunur.</p>
<p><strong>İşlev</strong><br />
Çoğu lipaz bir lipit substratın gliserol omurgasının belli konumlarında etkir. İnsanlarda sindirim sisteminde yağları sindirmekten sorumlu esas enzim olan pankreatik lipaz örneğinde, enzim, yağlarda bulunan trigliseritleri monogliseritlere ve yağ asitlerine dönüştürür.<br />
Fosfolipaz ve sfingomiyelinazlar da sayılırsa doğada çok büyük sayıda lipaz vardır.<br />
<span id="more-2976"></span> <strong>Yapı</strong><br />
Amino asit dizisi bakımından birbirinden farklı çok çeşitli lipazlar vardır, bunlar protein yapıları ve katalitik yapıları bakımından incelendiğinde dahi birkaç tipten oluşurlar. Bunların çoğu alfa/beta hidrolaz katlanmasına sahiptirler (bkz resim). Kullandıkları hidroliz mekanizması kimotripsininkine benzer, bir serin nükleofil, bir asit kalıntı (genelde aspartik asit) ve bir histidinden oluşur. Gram negatif bakteriler tarafından üretilen çoğu lipaz, biyolojik olarak aktif biçimlerine kavuşabilmek için, doğru katlanmalarını sağlayan, kendilerine has bir yardımcı proteine gerek duyarlar.<br />
<strong>Fizyolojik Dağılım</strong><br />
Lipazlar gıdasal trigliseritlerin rutin metabolizmasından, sinyal transdüksiyonu ve enflamasyona kadar çok çeşitli biyolojik süreçlerde yer alırlar. Bazı lipazlar hücre içinde belli bölmeler ile sınırlıdır, diğerleri ise hücre dışında mekanlarda işlev görürler.</p>
<p>* Lisozomal lipaz durumunda, enzim lizozom denen organele sınırlanmıştır.<br />
* Başka lipazlar, pankreatik lipaz gibi, hücre dışına salgılanır ve orada gıdasal lipitleri daha basit moleküllere dönüştürürler, vücut tarafından daha kolay emilebilmeleri ve vücut içinde daha kolay taşınabilmeleri için.<br />
* Mantar ve bakterilerin salgıladıkları lipazlar ortamdaki besinleri daha kolay içlerine alabilmelerini sağlar. Patojenik mikroplarda ise yeni bir konak organizmayı daha kolay istila edebilmeyi sağlar.<br />
* Bazı arı ve eşekarısı zehirlerinde bulunan fosfolipazlar, sokmanın neden olduğu yara ve enflamasyonun daha etkili olmasını sağlar.<br />
* Biyolojik membranlar hücrenin parçası oldukları için lipazlar hücre biyolojisinde önemli rol oynarlar.</p>
<p><strong><br />
İnsanlarda Lipazlar</strong><br />
İnsan sindirim sisteminin başlıca lipazları mide tarafından salgılanan gastrik lipaz ve pankreas tarafından salgılanan pankreatik lipaz ve pankreatik lipazla ilişkili protein 2 (PLRP2)&#8217;dır. İnsanlarda ayrıca bunlarla ilişkili birkaç enzim daha vardır, hepatik lipaz, endotel lipaz ve lipoprotein lipaz olmak üzere. Bu lipazların hepsi sindirim sistemi ile ilgili değildir.</p>
<p>Endüstriyel Kullanım<br />
Mantar ve bakterilerden elde edilen lipazlar eski çağlardan beri yoğurt ve peynir yapımında önemli rol oynamışlardır. Ancak, bunların yanı sıra, modern uygulamalarda lipazlar lipitlerin yıkımı için kullanılan ucuz ve çok yönlü katalizörler olarak değerlendirilir. Örneğin, bir biyoteknoloji şirketi, ekmek ürünleri ve çamaşır tozu üretmek ve bitkisel yağları yakıta dönüştürmek gibi amaçlar için rekombinant lipaz enzimlerini pazarlamaktadır.</p>
<p><strong>HEPATİK LİPAZ</strong><br />
Hepatik trigliserit lipaz veya hepatik triasilgliserol lipaz, yaygın adıyla da Hepatik lipaz, karaciğer, adrenal bezler ve overde, ayrıca makrofajlarda bulunan bir lipazdır. LIPC geni tarafından kodlanan hepatik lipazın iki işlevi vardır: trigliserit lipaz ve reseptör aracılıklı lipoprotein alımı.</p>
<p><strong>Gen</strong><br />
Hepatik lipaz insanda LIPC geni tarafından kodlanır. İnsan LIPC geni, kromozom 15&#8242;te, 15q21 bandında konumlandırılmıştır. Farelerde kromozom 9&#8242;da bulunur.<br />
LIPC geninin ifadesi, ZNF202 ve HNF1 adlı transkripsiyon faktörleri tarafından düzenlenir. Ayrıca, serum adiponektin düzeyleri ile HL kan düzyeleri arasında korelasyon bulunmuştur.<br />
Hepatik lipaz, lipoprotein lipaz (LPL) ve endotel lipaz, hem aminoasit dizileri bakımından hem de ekson yapıları bakımından birbirlerine büyük benzerlik gösterirler, bu yüzden evrimsel olarak aynı trigliserit lipaz gen ailesine ait oldukları düşünülür. Bu proteinlerin artı yüklü bölgeleri vardır, bunların hücre yüzeyindeki asidik glikozaminoglikanlara bağlanmaya yaradığı tahmin edilmektedir</p>
<p><strong>Protein</strong><br />
LPL geni, olgun hali 476 amino asit uzunluğunda bir protein kodlar. Protein kanda bir dimer (ikili) olarak bulunur. Proteinin dimer olması, bir lipoprotein ile bir hücre arasında köprü kurmasını sağlar.<br />
Trigliserit hidrolizine kıyasla fosfolipit hidrolizi HL&#8217;de, LPL&#8217;ye kıyasla daha yüksektir. Aradaki farkın aktif bölgeyi örten bir kapak bölgesinden kaynaklandığı gösterilmiştir.</p>
<p><strong>İşlev</strong><br />
Hepatik lipaz, sn-3 fosfolipitlerin sn-1 yağ asil ester bağlarını hidrolizler; ayrıca mono-, di- ve tri-gliseritlerin sn-1 bağlarını hidrolizler.<br />
Trigliserit -&gt; Diasil gliserol + yağ asidiDiasilgliserol -&gt; Monoasil gliserol + yağ asidiFosfolipit -&gt; Lizofosfolipid + yağ asidi HL ayrıca diasilgliserol sentezleyebilir: 2 monoasilgliserol&#8217;den, veya bir monoasilgliserol artı bir fosfolipitten<br />
Hepatik lipaz trigliserit ve fosfolipitleri hidroliz eder. Suni HDL tanecikleri üzerinde yapılan ölçümlerde HL&#8217;ın başlıca yüzeyde bulunan diasilgliserit ve fosfolipitleri hidrolizlediği bulunmuştur.<br />
Ayrıca HL, apoliporotein B içeren lipoproteinlerin LDL reseptörü ve LRP aracılığıyla, HDL&#8217;nin de SR-BI reseptörü aracılığıyla karaciğer içine alınmasını kolaylaştırır. Bunu işlev, her iki tip lipoproteinde bulunan proteoglikanlara bağlanarak gerçekleşir.</p>
<p><strong>Fizyoloji</strong><br />
Hepatik lipaz (HL), plazma lipit düzeylerinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan enzimlerden biridir. Lipoprotein lipaz ve HL, sırasıyla, karaciğer dışı ve karaciğer hücrelerinin yüzeyine bağlanır ve orada lipoproteinler üzerine etkirler.</p>
<p><strong>Patofizyoloji</strong><br />
Hepatik lipaz (HL), plazma lipit düzeylerinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan enzimlerden biridir. Lipoprotein lipaz ve HL, sırasıyla, karaciğer dışı ve karaciğer hücrelerinin yüzeyine bağlanır ve orada lipoproteinler üzerine etkirler.<br />
<strong>ENDOTEL LİPAZ</strong><br />
Endotel lipaz (EL) veya endotel hücre kaynaklı lipaz (İngilizce endothelial cell-derived lipase, EDL) endotel hücreler tarafından salgılanan bir lipazdır.</p>
<p><strong>Gen</strong><br />
Endotel lipaz, LIPG geni tarafından kodlanır. LIPG kromozom 18 üzerinde, 18q21.1 konumunda yer alır. Gen, 11 eksondan oluşur ve 71.4 kb uzunluğundadır.<br />
EL; hepatik lipaz, lipoprotein lipaz ve pankreatik lipaz enzimleri ile aynı evrimsel aileye aittir, bu proteinlerin amino asit dizisiyle, sırasıyla, %45, %40%, ve %27 oranında benzerlik gösterir.<br />
Proteinin, alternatif uçbirleştirmeden (splicing) kaynaklanan üç izoformu vardır. EDL1a olarak adlandırılanı tam uzunluktadır. EDL2a ve EDL2b&#8217;nin ilk 80 aminoasidi eksiktir. Ayrıca EDL2b&#8217;nin 74 aminoasitlik bir bölümü daha eksiktir, bu bölüm aktif bölgenin üstünü örten kapak bölgesidir.<br />
İşlev<br />
EL&#8217;nin başlıca fosfolipaz aktivitesi vardır, trigliserit hidroliz aktivitesi göreceli olarak daha azdır.</p>
<p><strong>Klinik Önem</strong><br />
Gende bulunan 2 yaygın SNP üzerinde yapılan araştırmalar, bu gendeki varyasyonların HDL-kolesterol düzeylerine etki eden faktörlerden biri olduğunu göstermiştir. Farelerde aşırı ifadesi durumunda HDL kolesterolu ve apoA-I düzeyleri azalır. Aksine, gen delesyonu veya antikor etkisiyle EL ifadesinin azalması durumunda HDL tanecik sayısında önemli bir artış meydana gelir. Her iki çalışma da EL&#8217;in HDL metabolizmasında önemli bir rol oynadığını gösterir.</p>
<p><strong>LİPOPROTEİN LİPAZ</strong><br />
Lipoprotein lipaz (LPL), kilomikron ve VLDL lipoproteinlerindeki trigliseritleri bir monoasilgliserol molekülü ve serbest yağ asitlerine hidrolizleyen, lipaz türü bir enzimdir. Reaksiyon ürünleri dokunun kullanımına yarar. Kofaktör olarak apolipoprotein C-II&#8217;ye gerek duyar.<br />
LPL, kılcal damarların çeperlerindeki endotel hücrelerde bulunur. Enzim, hücrelerin yüzeyinde, damar lümeni tarafında bulunan, eksi yüklü heparan sulfat-proteoglikan (HSPG) moleküllerine bağlıdır. Enzim reaksiyonu sonucu oluşan yağ asitleri hücreye girdikten sonra ya yakılırlar ya da depo cisminde tekrar triglserite dönüştürülürler.<br />
LPL bozuklukları taşıyan kişiler koroner kalp hastalığı, ateroskleroz ve/veya obezite riski taşırlar.</p>
<p><strong>Gen</strong><br />
LPL geni (eski adıyla LIPD) liporotein lipaz proteinini kodlar. Gen, kromozom 8 üzerinde, 8p22 konumundadır. İki alternatif poliadenilasyon sinyali olması nedeniyle gen iki farklı mRNA kodlar. 10 eksonlu, 30 kb uzunluğundadır. Hepatik lipaz ve pankreatik lipaz enzimlerinin genleri ile aynı gen ailesine aittir. Geni düzenleyen transkripsiyon faktörleri arasında ZNF202 bulunmaktadır.</p>
<p><strong>Protein</strong><br />
Lipoprotein lipazin olgun hali 448 amino asit uzunluğundadır. Kütlesinin yaklaşık %12&#8242;si karbonhidratlardan oluşur. Proteinin belli bölgeleri apoC-II&#8217;ye ve heparin&#8217;e bağlanır.<br />
LPL&#8217;nin farklı dokularda farklı izozimleri vardır. Adipositlerdeki biçimi insülin tarafından aktive olur ama kas ve miyokarddaki biçimi olmaz. İyi beslenme halinde yağ dokunun neden yağ biriktiği böyle açıklanabilir.</p>
<p><strong>İşlev</strong><br />
LPL bir homodimer olarak çalışır ve iki işlevi vardır: hem trigliserit hidrolaz, hem de reseptör aracılıklı lipoprotein alımında ligand veya köprüleme faktörüdür. Trigliserit hidrolaz olarak aşağıdaki reaksiyonu katalizler:<br />
triasilgliserol → yağ asidi + 2-monoasilgliserol LPL hem lipoproteine hem de hücre yüzeyindeki reseptör moleküllere bağlanarak bir köprü işlevi görür. LPL&#8217;nin bağlandığı hücre proteinleri şunlardır: HSPG, LDL reseptörü, LDL reseptörü ilişkili protein, VLDL reseptörü, gp330 ve apoE reseptör 2. LPL, köprü işlevini bir lipoproteinle hücre arasında yapabileceği gibi, iki hücre tipi arasında da yapabildiği gösterilmiştir: LPL&#8217;nin, monosit yüzey HSPG ile arter endotel hücreler arasında köprü kurduğu gösterilmiştir.</p>
<p><strong>Fizyoloji</strong><br />
LPL hidroliz ardından geriye kalan kilomikron artıkları karaciğerde apoE&#8217;yi tanıyan bir reseptör aracılığıyla dolaşımdan alınırlar. VLDL tanecikleri ise bu hidroliz işlemi sonucunda IDL taneciklerine olurlar. IDL, LPL tarafından işlenmeye devam eder ve apoE&#8217;yi kaybettikten sonra LDL taneciklerine dönüşür.<br />
LPL&#8217;nin sentezlendiği dokular başlıca yağ dokusu, düz kas ve miyokard, ayrıca süt veren süt bezleridir. Daha düşük düzeyde makrofajlarda, hormon yapan adrenal bez ve overlerde, bazı sinir hücreleri, aort, dalak, testisler, akciğer ve böbrekte üretilir. Fetal karaciğerde de bulunur ama doğum sonrasında karaciğerdeki üretimi son bulur.<br />
İnsülin adipositlerde LPL sentezini ve onu kapiler endotele yerleşimini hızlandırır. fizyolojik şartlarda onun enzim aktivitesini ya da RNA üretimini etkileyen düzenleyici faktörler arasında katekolaminler, büyüme hormonu, glukokortikoitler, insülin, östrogen, prolaktin, paratiroid hormonu, retinoik asit, tiroksin ve vitamin D3 sayılabilir.</p>
<p><strong>Patofizyoloji</strong><br />
Genin ifadesi kalp, kas ve yağ dokularında olur. LPL eksikliğine neden olan mutasyonlar tip I hiperlipoproteinemia&#8217;ya neden olurlar, daha az aşırı mutasyonlar ise lipoprotein metabolizmasında çeşitli bozukluklarla ilişkili bulunmuşlardır. Bu durum kendini hipertrigliseridemia&#8217;ya (kanda yüksek trigliserit düzeyi olma haline) neden olur. Çok yağlı diyet belli dokulara spesifik aşırı LPL üretimine neden olur. Dokuya özgün insülin direnci ve bundan kaynaklanan tip 2 diyabet mellitus gelişmesi buna bağlanmıştır.<br />
Heterozigotlar normal LPL konsatrasyonunu yarısına sahipler. Belirgin bir lipit anormalliği yoktur ama postprandial lipemia (yemek sonrası kanda lipit düzeyinin artması) ile plazma TG düzeyleri bozulur, yani bozuk bir triglicerit toleransı gösterirler. Homozigotlarda ailesel kilomikronemia olur. Bu hastalarda erken ateroskleroz görülür.</p>
<p><strong>PANKREATİK LİPAZ</strong><br />
Pankreatik lipaz, pankreasın duktal hücreleri tarafından salgılanan, trigliserit moleküllerini hidroliz eden, lipaz türü bir enzimdir. Kofaktör olarak kolipaz ve safra asitleri kullanır. Hidroliz reaksiyonu sonucu açığa monoasilgliserol ve yağ asitleri oluşur. Trigliserit hidroliz ürünleri ince bağırsak tarafından emilir, epitel hücrelerinde başka enzimler tarafından tekrar trigliserite dönüştürülürler, sonra da vücuda dağıtılmak üzere, kilomikronlar içinde lenf sistemine salgılanırlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/lipaz-ve-lipaz-turlerilipaz-ve-lipaz-turleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz sultan selim</title>
		<link>http://www.vikitr.org/yavuz-sultan-selim/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/yavuz-sultan-selim/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Apr 2010 12:57:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[1. selim]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi Katliamı İddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Askeri Alanda Islahatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Seferi Hazırlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Çaldıran Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Donanma Faaliyetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Yuvuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[I selim]]></category>
		<category><![CDATA[II.Bayezid'ın Son Seneleri ve Şehzadeler Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[İmar Faaliyetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İran Seferi Yavuz sultan selim]]></category>
		<category><![CDATA[Islahat Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılbaş Celal Ayaklanması]]></category>
		<category><![CDATA[Memlukler ve Ridaniye Zaferi]]></category>
		<category><![CDATA[Önemli Kale ve Şehirlerin Fethi]]></category>
		<category><![CDATA[Padişahlığı Öncesi Yavuz sultan selim]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmail ile İlginç Diyalogları]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmail'in Elçi Göndermesi]]></category>
		<category><![CDATA[Trabzon Valiliği Yavuz sultan selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim Edebi Eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim Halifeliği]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim in Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim in Erkek çocukları]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim in Eşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim in Kız çocukları]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim Mercidabık Zaferi]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim Mısır Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selim Ölümü ve Tarihe Bıraktıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz sultan selimin Tahta Çıkışı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=2972</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayfada Yavuz sultan selim hakkında bilgiler bulunmaktadır Bu sayafadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun&#8217;dur. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption aligncenter" style="width: 437px"><img title="yavuz sultan selim" src="http://tr.shortimages.com/data/media/9/yavuzsultanselim.jpg" alt="" width="427" height="614" /><p class="wp-caption-text">yavuz sultan selim</p></div>
<p><strong>Bu sayfada Yavuz sultan selim hakkında bilgiler bulunmaktadır</strong></p>
<p><span style="font-size: xx-small;">Bu sayafadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge<br />
görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir  şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır.<br />
</span></p>
<p>Yavuz Sultan Selim 10 Ekim</p>
<p>1470<br />
günü doğdu. Babası<br />
Sultan İkinci<br />
Bayezid, annesi Gülbahar Hatun&#8217;dur. Gülbahar Hatun<br />
Dulkadiroğulları<br />
beyliğindendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı.</p>
<p><span id="more-2972"></span></p>
<p>Babası</p>
<p>II. Bayezid, annesi</p>
<p>Dulkadiroğulları Beyliği&#8217;nden<br />
Gülbahar<br />
Hatun&#8217;dur. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2&#8242;si</p>
<p>Avrupa&#8217;da, 1.905.000 km2&#8242;si</p>
<p>Asya&#8217;da, 2.905.000 km2&#8242;si<br />
Afrika&#8217;da<br />
olmak üzere toplam 6.557.000 km2&#8242;ye çıkarmıştır. Padişahlığı döneminde</p>
<p>Anadolu&#8217;da birlik sağlanmış; halifelik</p>
<p>Abbasilerden<br />
Osmanlı Hanedanına<br />
geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan<br />
İpek ve</p>
<p>Baharat<br />
Yolu&#8217;nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır.</p>
<p>Selim, tahta babası</p>
<p>II. Bayezid&#8217;e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta<br />
çıkmadan önce vali olarak<br />
Trabzon&#8217;da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim&#8217;e kızını vermiş olan</p>
<p>Kırım Hanı<br />
Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir.</p>
<p>1512&#8242;de tahta çıkan Sultan Selim,<br />
Eylül</p>
<p>1520&#8242;de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban<br />
yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etmiştir.</p>
<p>Babası<br />
Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini<br />
öğrenmesi için, Şehzade Selim&#8217;i Trabzon Sancağı&#8217;na tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon&#8217;da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük alim Mevlana Abdülhalim Efendi&#8217;nin derslerini takip ederdi. Trabzon&#8217;u çok güzel idare eden Şehzade Selim&#8217;in bu arada komşu devletler de ilişkisi oldu. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde<br />
Kars,</p>
<p>Erzurum,</p>
<p>Artvin illeri ile birçok yeri fethederek<br />
Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular.</p>
<p>Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanıyordu. Güreşmekte, ok ve yay yapmada üstüne yoktu. Harpten hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Çok mütevazi bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, söyle vasiyet etti: &#8220;Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Humayun benim mührümle mühürlensin.&#8221; Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz&#8217;un mührüyle mühürlendi. Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara &#8220;Sakalımı ele vermemek için kesiyorum&#8221; dediği rivayet edilir. Bir kulağına da küpe takardı. 22 Eylül 1520&#8242;de &#8220;Aslan Pençesi&#8221; denilen bir çıban yüzünden henüz 30 yaşında iken vefat etti. Hayatının son dakikalarında<br />
Yasin-i Şerif okuyordu. Kanuni Sultan Süleyman,</p>
<p>Fatih Camii&#8217;nde<br />
babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim&#8217;i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.</p>
<p><strong>Padişahlığı Öncesi Yavuz sultan selim</strong><br />
Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi<br />
10 Eylül</p>
<p>1470<br />
tarihinde babası Şehzade Bayezid&#8217;ın<br />
sancakbeyliği görevi nedeniyle</p>
<p>Amasya&#8217;da dünyaya geldi. Babası</p>
<p>II. Bayezid, annesi<br />
ise kimi inanışlara göre<br />
Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey&#8217;in kızı Gülbahar Hatun, bazılarına göre<br />
Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey&#8217;in kızı Ayşe Hatun, bazı inanışlara göre ise Zulkadiroğlu Alâüddevle&#8217;nin kızı Ayşe Hâtun&#8217;dur. Osmanlı&#8217;nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon&#8217;a vali olarak atandı</p>
<p><strong>Trabzon Valiliği Yavuz sultan selim</strong><br />
Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/ 1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/ 1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Trabzon&#8217;da Şehzâde Abdullah&#8217;tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim’dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han ( 1481- 1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/ 1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman&#8217;ın yanına gidişine kadar, 886-915/ 1481- 1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır</p>
<p>Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi&#8217;nin derslerini takip etmiştir. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti&#8217;ne yönelmelerini farketmiştir. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır ( 1508). Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal&#8217;a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır.</p>
<p><strong>II.Bayezid&#8217;ın Son Seneleri ve Şehzadeler Meselesi</strong><br />
II. Bayezid&#8217;ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud&#8217;dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim&#8217;in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed&#8217;in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah&#8217;ın ölümü üzerine, Beyşehri&#8217;nde bulunan oğlu Mehmed Konya&#8217;ya tayin edildi; Şehzade Alemşah&#8217;ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud&#8217;un oğlu Orhan babasının Manisa&#8217;ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud&#8217;un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud&#8217;un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı.</p>
<p>Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet&#8217;in tahta çıkmasını desteklemekte idi. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut&#8217;un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya&#8217;daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511&#8242;de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı.</p>
<p>Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi&#8217;ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed&#8217;in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli&#8217;ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı&#8217;nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı&#8217;nın desteğini de elde etmişti.</p>
<p>Şehzade Selim&#8217;in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar&#8217;a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet&#8217;in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu&#8217;ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim&#8217;in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman&#8217;a kendi sancağı olan Trabzon&#8217;a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı.</p>
<p>Kendisi İstanbul&#8217;a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli&#8217;de bir sancak istedi ve hemen Kefe&#8217;den, Kırım&#8217;dan Tuna&#8217;ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon&#8217;a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim&#8217;e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu&#8217;da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı&#8217;ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli&#8217;ye (Balkanlar&#8217;a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya&#8217;dan kalkıp Manisa&#8217;ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid&#8217;dan Korkud ve Selim&#8217;in öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir.</p>
<p>Şehzade Selim&#8217;in Rumeli&#8217;ye geçişi İstanbul&#8217;da duyulunca, Selim üzerine asker sevkedilmesi gündeme gelmişti. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arzetmek için geldiğini beyan etmiş ve kendisine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etmiş, bunun üzerine İstanbul&#8217;a dönen elçi şehzadenin babasının elini öpmek için geldiğini söylemiştir. Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim&#8217;in üzerine Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa&#8217;yı göndermişler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne&#8217;ye dönmüştür. Bunun üzerine padişah II. Bayezid bizzat Selim&#8217;e karşı harekete geçmiştir.</p>
<p>Padişah Bayezid yaşlı olduğundan arabayla hareket etmiş ve Çukurçayır&#8217;da Selim&#8217;in ordugahının karşısına gelmişti. Selim karşı taraftan taaruz olmadıkça, kesinlikle saldırılmamasını emretmiştir. Bayezid&#8217;e binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösterilince Bayezid duygulanmış, Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin de etkisiyle, savaştan vazgeçilerek taraflar arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre; veliaht yapılacağı dedikoduları olan Şehzade Ahmed&#8217;in veliaht yapılmayacağı temin edildi ve Bayezid tarafından şehzadelerinden hiçbirini diğerine tercih edip veliaht yapmayacağına dair ahidname yazdırıldı. Ayrıca Selim&#8217;e Rumeli&#8217;den istediği Semendire Sancağı verilmiş, bununla beraber bu sancağa Alacahisar ve İzvorvik Sancakları da ilave edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Ahmed babasına yazdığı mektupta; Selim&#8217;in askeriyle padişah babasının üzerine yürüdüğünü, buna rağmen 3 sancak ve buna ek olarak 500.000 akçe verilmesini eleştirmiş; sadece 3 sancak olsa da bunun Rumeli&#8217;nin tamamen verilmesi demek olduğunu, hükümdarlığına sadece bir hutbe ve bir de sikke kaldığını; halbuki kendisinin babasını asla incitmediğini de belirtmiştir. Ayrıca babası sağ oldukça saltanatta kesinlikle gözü olmadığını ancak asi kardeşi üzerine gitmesine izin verilmesini istemiştir. Böylece, veliaht tayini işini de önleyen Selim, komutasındaki askerlerle Semendire&#8217;ye gitmeyip, Eski Zağra ve Filibe taraflarında kalmış ve Semendire&#8217;ye bir vekil gönderdi.</p>
<p><strong>Yavuz sultan selimin Tahta Çıkışı</strong><br />
<strong>Baba-oğul Mücadelesi</strong><br />
Şehzade Selim, Semendire&#8217;ye gitmeyip yolda oyalanırken, merkezden sancağa gitmesi emredilirken; Şahkulu meselesinin sonuçlanmasını beklediğini arz ediyordu. Sonuçta Şahkulu ile savaşılmış, bu savaşta Veziriazam Hadım Ali Paşa hayatını kaybetmişti. Şehzade Ahmed ise asileri takip etmek yerine Amasya&#8217;ya dönmesi, askerlerin Ahmed&#8217;e olan desteğini azalmıştı. Hadım Ali Paşa&#8217;nın vefat ettiğini öğrenen Beyazid, yine aynı zamanlarda Karaman Valisi oğlu Şehzade Şehenşah&#8217;ın da ölüm haberini de alınca; saltanattan kati surette çekilmeye karar verdi. Devlet ileri gelenlerini davet edip görüştü ve çoğunluk Şehzade Ahmed&#8217;in hükümdar olmasını destekledi. Hadım Ali Paşa&#8217;nın yerine veziriazam olan Hersekzade Ahmed Paşa, bu karara katılmadı; padişahın çekilmemesi, Şehzade Selim&#8217;in Semendire&#8217;de kalması, Şehzade Ahmed&#8217;in ise Karaman eyaletine nakledilmesi gerektiğini savunsa da başta padişah olmak üzere çoğunluk Şehzade Ahmed&#8217;in hükümdar olmasını istediğinden kendisine haber gönderdi. Karar verildikten sonra padişah Bayezid, Rumeli beylerini çağırarak onlardan Şehzade Ahmed&#8217;e itiraz etmeyeceklerine dair söz aldı. Rumeli beyleri gibi Selim&#8217;i destekleyen yeniçeriler ise Ahmed&#8217;in hükümdarlığını önlemek için &#8220;Senin sağlığında biz başkasını padişah istemeyiz&#8221; diye teminat vermişti. Filibe&#8217;de bulunan Şehzade Selim ise tüm bunları adamları vasıtasıyla öğreniyordu.</p>
<p>Bayezid&#8217;ın verdiği ahidname&#8217;ye uymadığını anlayan Şehzade Selim, 40.000 kişilik kuvvetle, Çorlu&#8217;da babasının bulunan kuvvetlerinin olduğu ovaya girdi. Ağustos 1511 tarihinde vuku bulan savaş sonunda Selim kuvvetleri bozuldu. Şehzade takip edenlerin elinden zorla kurtularak Karadeniz sahiline geldi ve kendisine katılanlarla İğne Ada (İnada)&#8217;dan gemiyle Kefe&#8217;ye gitti. Selim&#8217;in bu mağlubiyeti üzerine, Ahmed&#8217;e derhal İstanbul&#8217;a gelmesi yazıldı.</p>
<p>Veziriazam Hersekzade, daha önce verilen ahidnameye sadık kalınması, hiçbirinin bir diğerine tercih edilmemesini savundu. Ayrıca askerin Selim&#8217;den taraf olduğunu, Kapıkulu Ocakları&#8217;nın Ahmed tarafına çevirdikten sonra saltanatı terketmesini ve Ahmed&#8217;i İstanbul&#8217;a getirtmeyerek Karaman&#8217;da alıkoymasını padişaha arz ettiyse de bu sözü dinlenmedi. Şehzade Ahmed İstanbul&#8217;a vardığının ertesi günü padişah ilan edildi.</p>
<p><strong>Yeniçeri Ayaklanması ve Sultan Selim&#8217;in Cülusü</strong><br />
Şehzade Ahmed&#8217;in hükümdarlığını tanımayan yeniçeriler, bununla kalmayıp içlerinde devlet ileri gelenlerinin evlerinin de olduğu birçok evi talan etti. Yeniçeriler, Selim&#8217;e sadakat göstererek onun gelmesi ve veliaht olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu haber alan Ahmed Anadolu&#8217;ya döndü. Selim karşıtları bunun üzerine Şehzade Korkud&#8217;u hükümdar yapma düşüncesiyle kendisini acele İstanbul&#8217;a davet ettiklerine dair haber yolladılar. Bunun üzerine İstanbul&#8217;a gelen Korkud&#8217;a yeniçeriler hürmet gösterse de, Selim&#8217;den başkasını istemediklerini söylediler (Yenibahçe ayaklanması 6 Mart- 24 Nisan 1512). Bu durum üzerine zor duruma düşen ve artık hükmü ve nüfuzu kalmayan Bayezid Selim&#8217;i İstanbul&#8217;a davet etti. Bayezid başlangıçta saltanattan çekilmeye yanaşmayarak Selim&#8217;e, Şah İsmail üzerine yapılacak sefere Serdar tayin etmeyi teklif etsede; Selim ordunun başında hükümdarın bulunması gerektiğini söylerek bu teklifi reddetti. Bayezid oğlunun hükümdar olma isteği ve asker ile bazı devlet adamlarının Selim&#8217;den taraf olduğunu görünce saltanatı Selim&#8217;e terketti (Safer 918/ Nisan 1512). Selim&#8217;in cülusu da 23 Mayıs&#8217;ta gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Bayezid tahttan çekilip istirahat edeceği Dimetoka&#8217;ya gitmek üzere yola çıksa da Dimetoka&#8217;ya varamadan Çorlu civarında ansızın vefat etti. Bu konuda kayıtlar Bayezid&#8217;ın; yolda giderken hastalandığından ya da ihtiyarlığından ötürü eceliyle öldüğünü söylese de, &#8221; Tacü&#8217;t-Tevarihte zehirlenmek suretiyle öldüğünden bahsedilmektedir. Ayrıca Şehzade Ahmed, Memlük Sultanı&#8217;na yazdığı mektupta babası Bayezid&#8217;ın hastalanarak vefat ettiği duyurulduktan sonra halk arasında vefatının kardeşi Selim tarafından yapıldığı görüşünün yaygın olduğunu yazmıştır.</p>
<p><strong>Şehzadelerin Bertaraf Edilmesi</strong></p>
<p>Selim&#8217;in Osmanlı tahtına oturması sorunlu olmuştur. Babası Bayezid başta olmak üzere devlet erkanınca müstakbel padişah olarak görülen Şehzade Ahmet, Yavuz&#8217;un iktidarı ele geçirmesini hazmedememiştir. Ahmet; Konya&#8217;da hükümdarlığını ilan etmekle kalmamış, 19 Haziran 1512&#8242;de oğlu Alaaddin&#8217;i göndererek Bursa&#8217;yı da ele geçirmiştir. Alaaddin, Bursa Subaşını öldürterek padişahlık alameti olan hutbeyi babası Şehzade Ahmet adına okutmuştur. Bu duruma karşılık Selim, 29 Temmuz 1512&#8242;de Bursa&#8217;ya geçerek Alaaddin&#8217;i şehri terke zorlamıştır. Bu olayın üzerine, Şehzade Ahmet taraftarı olan ve onunla gizli iletişimi de olan Sadrazam Koca Mustafa Paşa&#8217;yı idam ettiren Yavuz, 4. defa Hersekzade Ahmet Paşa&#8217;yı sadrazamlığa getirmiştir. Yavuz, sorun çıkarmaması için; Saruhan valisi iken ölen Şehzade Mahmut&#8217;un oğulları Kastamonu Beyi Orhan ( 1494- 1512), Emirhan (Emirhan henüz küçük olduğundan sancakbeyliğine yollanmamıştı) ve Sinop Beyi Musa ( 1490- 1512)&#8217;yı; Şehzade Alemşah&#8217;ın oğlu Çankırı Beyi Osman&#8217;ı ve Şehzade Şehenşah&#8217;ın oğlu babasının ölümü üzerine Konya&#8217;ya tayin edilen Mehmet Bey&#8217;i ortadan kaldırtmıştır.</p>
<p>Selim&#8217;in padişahlığını tanıyan öz ağabeyi Şehzade Korkut bunun üzerine Saruhan Sancakbeyliği&#8217;ne tâyin edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, öz ağabeyinin fikrini öğrenmek için, bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırmış, Şehzade Korkut’un, mektuplara müspet cevaplar vermesi üzerine Manisa kuşatılmıştır. 1513&#8242;te Bergama yakınlarında yakalanmıştır. Ardından Sultan Selim, ağabeyini 9 Mart 1513&#8242;te yay kirişiyle boğdurtmuştur.</p>
<p>Yavuz&#8217;un yanındaki devlet adamlarının lisanından yazılan Ahmed&#8217;e mektuplar yazılarak, şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa&#8217;nın öldürülmesinden ve kendilerinin zor durumda olduğundan şikayet etmişler ve Şehzade Ahmet&#8217;i ilk çarpışmada kendisine iltihak edeceklerine inandırmışlardı. Bunun üzerine Ahmed Bursa üzerine yürümüş fakat Yenişehir Ovası&#8217;nda yapılan mücadeleyi kaybetmiştir. Daha sonra esir edilen Ahmet de Kapıcıbaşı Sinan Ağa&#8217;ya boğdurtturulmuştur. Devlete isyan suçunun had cezası olarak idam olunan Şehzade Ahmet, böylece 38 gün önce idam edilen kardeşi Şehzade Korkut&#8217;la aynı kaderi paylaşmıştır. Bu yolla Selim tahtın tek hakimi konumuna gelmiştir (Şevval 918/ Ocak 1514). Sadece Şehzade Ahmed&#8217;in Kasım adındaki oğlu Memlüklere iltica etti ve Murad adındaki diğer oğlu ise Şah İsmail&#8217;in yanında bir süre kaldı. Murad, İran&#8217;da sancakbeyi derecesinde bir hizmette iken vefat etti.</p>
<p><strong>İran Seferi Yavuz sultan selim</strong><br />
<strong>Çaldıran Savaşı</strong><br />
Yavuz Sultan Selim, babası Sultan İkinci Bayezid ve kardeşleri ile taht mücadeleleri vererek tahta çıktığında, Osmanlı Devleti sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük sebebi Doğu&#8217;daki Şii-Safevi Devletiydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla huzur sağlanacak ve Türkistan yolu Osmanlılara açılacaktı. Yavuz Sultan Selim&#8217;in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan&#8217;dan Tebriz&#8217;e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran&#8217;da 23 Ağustos 1514&#8242;te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz&#8217;e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul&#8217;a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu&#8217;da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514&#8242;te de Tebriz&#8217;den Karabağ&#8217;a hareket eden Yavuz&#8217;un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran&#8217;ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya&#8217;ya gidildi. Çaldıran Zaferi&#8217;nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515&#8242;de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu&#8217;da Türk birliği sağlanmış oldu.</p>
<p>Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla Anadolu&#8217;daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim&#8217;in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman&#8217;ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu&#8217;da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan&#8217;dan Tebriz&#8217;e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.</p>
<p>Uzun süre geçmesine rağmen Şah İsmail&#8217;in ordusu ile karşılaşılmaması üzerine bazı önde gelenler tarafından asker kışkırtılmıştı. Hatta bu askerler Selim&#8217;in çadırına ok ve kurşun atma cesaretini dahi göstermiştir. Bunun üzerine çadırdan çıkığ atına binen Selim askere kısa ama etkili bir konuşma yapmış, böylece askeri teskin etmiştir. Yavuz bu konuşmasında şöyle demiştir: &#8220;Ey asker kıyafetli korkaklar; çoluğunu, çocuğunu, karısının kucağını muharebeye tercih edenleriniz varsa geri dönsünler!&#8230; Ben buraya geri dönmek için gelmedim. Bu meşakkatlerin çekileceğini tahta çıktığım zaman söylemiştim. Şimdi niçin itaat etmiyorsunuz? Siz harbe girmezseniz, ben yalnız başıma girerim!&#8221;. Bu hitap karşısında asker heyecana gelerek yoluna devam etmiştir. Her ne kadar bu ayaklanmayı çıkaranları bilse de bu işi savaş sonrasında halletmeye karar vermiştir.</p>
<p>Osmanlı ve Safevi ordusu Çaldıran Ovası&#8217;nda 2 Recep 920/ 23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. Osmanlı ordusunun yaya kuvvetleri daha çok olmasına karşın, Safevi ordusunun süvarileri fazlaydı. Ancak Safevi ordusunda top yoktu; buna karşın Osmanlı&#8217;da topçu kuvvetleri bulunuyordu. Kanuni döneminde hazırlanmış olan Şükri-i Bitlisi&#8217;nin Selimnâme adlı eserinde; Safevi askerleri, kırmızı çubuğa dolanmış sarıklar, miğfer ve zırhla; Osmanlı ordusu ise önde tüfek ve mızraklı dört yeniçeriyle zırhsız ve miğfersiz olarak resmedilmiştir. 24 Ağustos&#8217;ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi&#8217;ler bozguna uğramıştır. Savaşın kazanılmasında Osmanlı ordusunda ateşli silahların olması belileyici olmuştur. Bu durum Safevîlerle sürekli mücadele halinde olan Özbeklerin de menfaatlerine olmuştur. Zaten daha önce Özbekler ile Osmanlılar arasında siyasi ilişkiler güçlenmiş ve ortak düşman Safevilere karşı müttefiklik kurulmuştu.</p>
<p>Bozguna uğrayan Şah İsmail, kaçarak hayatını kurtarmıştır. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz&#8217;e girmiş, bu olayı müteakip şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul&#8217;a gönderilmiştir. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetmiştir. Bu sayede Doğu Anadolu&#8217;da Osmanlılar için bir tehlike kalmamıştır. Çaldıran Zaferi&#8217;nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.</p>
<p>15 Eylül 1514&#8242;te Tebriz&#8217;den Karabağ&#8217;a hareket eden Yavuz kışı orada geçirip, baharda İran&#8217;ı tümüyle almayı amaçlasa da şartlar müsait olmadığı için Amasya&#8217;ya gitmişti. Bundan önce Nahçivan&#8217;da iken askerlerin bazı köy evlerini yakmalarını vesile ederek, askeri kontrol etmede ihmalkâr oldukları söylemişti. Bu nedenden ötürü veziriazam Hersekzade Ahmed Paşa ve ikinci vezir Dukakinoğlu Ahmet Paşa azledildi.</p>
<p>Kışı Amasya&#8217;da geçiren Sultan Selim, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarkı Karahisar’da bırakmıştır. Selim, Amasya&#8217;da oturduğu sırada Dukakinoğlu Ahmed Paşa&#8217;yı veziriazam ve defterdar; Piri Mehmed Paşa&#8217;yı da üçüncü vezir ilan etti. Ancak Dukakinoğlu&#8217;nun veziriazam olmasından 2 ay sonra, yine devlet adamlarının kışkırtmasıyla Muharrem 921/ Şubat 1515 tarihinde yeniçeri ayaklanması oldu. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ayaklanma sebebini araştırmış, sonuçta askeri ayaklanmaya teşvik ettiği ve ayrıca Dulkadiroğlu&#8217;yla ittifakı olup mektuplaştığı anlaşılan Sadrazam Dukakinoğlu Ahmet Paşa idam edilmiştir. Bu olay üzerine Selim bir süre veziriazamlığa kimseyi tayin etmemiştir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim, askerin vaziyeti sebebiyle İran üzerine tekrar sefer yapılamayacağından, emniyet sağlamak amacıyla doğu ve güney sınırlarına ait bazı yerleri ele geçirilmesi gerektiğine karar verdi.</p>
<p><strong>Önemli Kale ve Şehirlerin Fethi</strong><br />
Sultan Selim öncelikle Kemah kalesini de alarak işe başlamıştır. Ardından İran Seferi sırasında, Şah&#8217;a karşı savaşa katılması istenen, buna karşın Safevi ve Mısır Memlüklerine yardımda bulunan, ayrıca kendisine bağlı bazı aşiret reisleri de Osmanlı zahire kollarını vurduran Dulkadiroğlu Alaüddevle’nin üzerine gidilmesine karar vermiştir. Dulkadiroğulları Beyliği&#8217;nin üzerine Şehsüvaroğlu Ali Bey yollanmış, 12 Haziran 1515&#8242;de kazanılan Turnadağ zaferi ile de beylik toprakları Osmanlı&#8217;ya geçmiştir.</p>
<p>Safevi Devleti&#8217;nin batı sınırındaki şehir ve kalelerden en önemlilerinden biri olan Diyarbakır&#8217;ın da alınmasına karar veren Sultan Selim, Osmanlı Devleti&#8217;ne gelmiş olan bilimadamı İdris-i Bitlisi vasıtasıyla bu şehri sulh yoluyla almaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Diğer taraftan yine İdris-i Bitlisi&#8217;nin yardımıyla Mardin de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Böylelikle Urmiye, İtak, İmadiye, Siirt, Eğil, Hasankeyf, Palu, Bitlis, Hizran, Meyyafarikin ve Cizre; Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Bu tarihlerde Memlük Devletine tabi olan Ramazanoğulları Beyliği&#8217;nin başında Mahmud Bey bulunuyordu. Bu zaferlerden sonra Osmanlı&#8217;yla yakınlaşan Mahmud Bey&#8217;i Memlük Devleti azletmiş, bunun üzerine Mahmud Bey de Yavuz Sultan Selim&#8217;e tabiiyetini resmen arzetmiştir. Ramazanoğulları Beyliği kendiliğinden teslim olup Osmanlı&#8217;ya tabii olmasıyla Anadolu&#8217;da birlik sağlanmıştır.</p>
<p><strong>Yavuz sultan selim Mısır Seferi</strong><br />
<strong>Yavuz sultan selim Mercidabık Zaferi</strong><br />
Fatih Sultan Mehmed devrinden kalan anlaşmazlık ve İran Seferi, Mısırlıların ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden oldu. Yavuz Sultan Selim, bu ittifakın yapılacağını öğrenince Mısır seferine karar verdi. Yavuz Sultan Selim, 5 Haziran 1516&#8242;da Mısır seferine çıktı. 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştı. Mısır Sultanlığına bağlı Antep ( 18 Ağustos 1516) ve Besni ( 19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim oldular. Ancak asıl savaş 24 Ağustos 1516&#8242;da Mercidabık&#8217;da oldu. Mısır Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamadı. Mısır hükümdarı Gansu Gavri ölü olarak bulundu. Kazanılan Mercidabık zaferi sonunda Suriye&#8217;nin kapıları Osmanlılara açılmış oldu.</p>
<p>Osmanlılar ile Memlüklüler arasında, Fatih Sultan Mehmet devrinden beri süregelen anlaşmazlıklar bulunsa da İran Seferi, Memlük ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden olmuştur. Ayrıca Yavuz&#8217;un Safeviler&#8217;e karşı sefere çıktığını haber alan Memlük Sultanı ordusunu Osmanlı sınırına kaydırmıştı. Yavuz Sultan Selim döneminde, Dulkadiroğlu Beyliği&#8217;ne son verilmesi, Osmanlılar ile Memlüklüler arasındaki mevcut gerginliği daha da arttırdı. 1516 yılında Sadrazam Hadim Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Suriye’den geçmesine Memlüklerin izin vermemesi üzerine, Yavuz Sultan Selim 5 Haziran 1516&#8242;da Mısır seferine çıkmış, 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştır. Memlük Sultanlığına bağlı Antep ( 18 Ağustos 1516) ve Besni ( 19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim olmuştur. Ancak asıl savaş 24 Ağustos 1516&#8242;da Halep yakınlarında Mercidabık&#8217;ta gerçekleşmiş, Memlük Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamamıştır. Savaş sonunda yaşlı Memlük Sultanı Kansu Gavri atından düşerek ölmüştür.</p>
<p><strong>Memlukler ve Ridaniye Zaferi</strong><br />
28 Ağustos 1516&#8242;da Halep&#8217;e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim aldı. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516&#8242;da Kudüs&#8217;e, 2 Ocak 1517&#8242;de Gazze&#8217;ye girdi. Mercidabık Savaşı&#8217;ndan sonra Mısır&#8217;ın başına Tumanbay geçti. Tumanbay Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüş ve Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye&#8217;de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştu. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte, ilkçağdan beri hiçbir komutanın cebren geçemediği Sina çölünü 13 günde geçerek, Ridaniye&#8217;de Mısır Ordusu ile karşılaştı. Mısır Ordusu&#8217;na, El-Mukaddam Dağının etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Mısır Ordusunun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirdi. 22 Ocak 1517&#8242;de Ridaniye Zaferi kazanıldı. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti tarihe karıştı.</p>
<p>28 Ağustos 1516&#8242;da Halep&#8217;e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim almıştır. Hama ( 19 Eylül 1516), Humus ( 21 Eylül 1516) ve Şam ( 27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. 21 Aralık, 1516&#8242;da Sadrıazam Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Han Yunus Şavasında Canberdi Gazali&#8217;yi yenmiş, böylece Filistin yolu açılmıştır.</p>
<p>Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516&#8242;da Kudüs&#8217;e girmiş ve Kudus&#8217;deki kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Osmanlı ordusu 2 Ocak 1517&#8242;de Gazze&#8217;ye girmiştir. Mercidabık Savaşı&#8217;ndan sonra Memlük Devleti&#8217;nin başına geçen Tomanbay; Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüştür. Tumanbay, Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye&#8217;de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştur. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Sina Çölü&#8217;nü 5 gün içinde (11 Ocak-16 Ocak) geçerek, Ridaniye&#8217;de Memlük Ordusu ile karşılaşmıştır. Memlük Ordusu&#8217;na, El-Mukaddam Dağı&#8217;nın etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Memlük Ordusu&#8217;nun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirmiştir.</p>
<p>Memlük Sultanı Tumanbay çok büyük çabalarla yaptığı savaş hazırlıklarına rağmen 22 Ocak günü Ridaniye Savaşı&#8217;ni kaybetmekte olduğunu anlayınca en cesur askerleri ile bir birlik kurup Osmanlı komut merkezine bir baskın düzenledi. Sultan Selim&#8217;in otağı sandığı Veziriazam&#8217;ın çadırına girdi ve Veziriazam Hadim Sinan Paşa öldürüldü. Bu suiskast baskınının da istenen hedefi bulmaması sonucu, Tumanbey savaş alanından kaçtı. Böylece 22 Ocak, 1517&#8242;de Ridaniye Zaferi kazanılmıştır. Fakat bu savaş çok zayiatlı geçmiş ve her iki taraf da 25.000 kadar asker kaybetmiştir.</p>
<p>24 Ocak 1517&#8242;de Kahire alınmıştır. 4 Şubat 1517&#8242;de Yavuz törenle Kahire&#8217;ye girmiş ve Mısır Memlükleri&#8217;ne bağlı Abbasi halifeliğine son vermiştir.</p>
<p>Kahire&#8217;yi hiç zayiat ve şehrin sosyal ve ekonomik hayatına zarar vermeden eline geçirmek niyetiyle 25 Ocak&#8217;ta Sultan Selim direniş göstermeden teslim olan bütün Memlûklülerin affedilecegini ilan etti. Fakat Tumanbay ve ona yakın Memlûklu komutanları gerila tipi direniş organize etmeye başladılar ve bu nedenle Kahire ancak üç gün süren çok şiddetli savaştan sonra ele geçti ve şehir kısmen yıkıldı ve binlerce kişi öldü. 4 Şubat 1517&#8242;de Yavuz törenle Kahire&#8217;ye girdi ve &#8220;Yusuf Nebi Tahtı&#8221;na oturdu. Memluklular Nil deltasında ve Yukarı Mısır&#8217;da direnişe devam ettiler. Fakat fazla zaman geçmeden Osmanlı güçleri bu direniş merkezlerini elimine edip Tumanbey&#8217;i yakalamayı başardılar. 13 Nisan 1517&#8242;de Tumanbey Kahire kale kapısında asılarak idam edildi. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti yıkılmış, toprakları Osmanlı egemenliğine girmiştir.</p>
<p>Bu seferde çok büyük ganimet elde edilmişti ve Mısır&#8217;daki Osmanlı ordusu erzak ve muhimmat gerektiriyordu. Sultan Selim İstanbul&#8217;a gemi ile haber göndererek 80 parça yarar gemi ve 20 parça kadırgadan oluşan bir filonun İstanbul&#8217;dan acele gönderilmesini istedi. Bu sırada İstanbul çok siddetli bir kış geçirmekte idi; Haliç donmuştu ve İstanbul kaymakamı (muhafızı) Piri Paşa hemen istenilen filoyu gönderemedi. Halbuki tersanede çok sayıda yeni gemi, özellikle 6 top gemisi ve 5 at gemisi yapılmış hazır bekliyordu. Top gemileri o zamana kadar Tersane&#8217;de yapılan gemilerin en büyüklerinden olup her birine yirmi yedişer vukiyye demür atar darbezen topları yerleştirilmişti. Destek filosu ancak 26 Mart&#8217;ta İstanbul&#8217;dan yol almaya başladı. İskenderiye limanına ulaşan filo orada Sultan Selim için çok görkemli bir donanma gösterisi sergilediler. Ele geçen hazineler ve ganimet malları bu filoya yüklenerek 15 Temmuz&#8217;da İstanbul&#8217;a gönderildi.</p>
<p>Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır, Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçmiştir. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi dolmuştur. 6 Temmuz 1517&#8242;de Kutsal Emanetler Osmanlı eline geçmiştir. Ayrıca Kıbrıs&#8217;taki Venedikliler Memlükler&#8217;e verdikleri vergiyi Osmanlılar&#8217;a ödemeye başlamıştır.</p>
<p>Mısır&#8217;ın alınmasıyla Baharat Yolu da Osmanlı kontrolüne geçmiştir. Devrin en önemli iki ticaret yolu İpek ve Baharat Yolu&#8217;nu ele geçiren Osmanlı bu sayede Avrupa ülkeleri, ekonomik yönden Osmanlılara bağımlı duruma gelmiştir. Ancak Ümit Burnu&#8217;nun keşfi nedeniyle bu avantaj uzun süre kullanılamamıştır.</p>
<p>Bunlara ek olarak, Mısır&#8217;ın Osmanlı hakimiyetine girmesi ve Tomanbay&#8217;ın ölümünden sonra; Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri&#8217;nin kendisine rakip olarak çıkardığı kardeşi Ahmed&#8217;in oğlu Kasım&#8217;ı ele geçirtmiş ve öldürtmüştür.</p>
<p><strong>Halife Yuvuz Sultan Selim</strong><br />
24 Ocak 1517&#8242;de Kahire alındı. 4 Şubat 1517&#8242;de Yavuz büyük bir törenle Kahire&#8217;ye girdi ve Mısır Memlüklerine bağlı Abbasi halifeliğine son verdi. Yakalanan Tumanbay idam edildi. Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır Osmanlı hakimiyetine girdi. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katıldı. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçti. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi doldu. 6 Temmuz 1517&#8242;de Emanet-i Mukaddese ( Mukaddes Emanetler) denilen ve aralarında Hz.Muhammed&#8217;in (S.A.V) hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz&#8217;dan Yavuz Sultan Selim&#8217;e gönderildi. 29 Ağustos 1516&#8242;da Hilafet Abbasi soyundan Osmanlı Soyuna geçti. Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii&#8217;nde yapılan bir törenle, son Abbasi halifesi Üçüncü Mütevekkil&#8217;den (kendi deyimiyle Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn) Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine&#8217;nin hizmetkarı ünvanını devraldı ve böylece bütün Müslümanların dini ve siyasi lideri oldu. Rivayete göre, Üçüncü Mütevekkil kürsüye çıkıp, Halifeliği Osmanlı Padişahı Sultan Selim Han&#8217;a devrettiğini açıkladı. Sırtındaki cübbeyi Yavuz&#8217;a elleriyle giydirdi. Halifelik nişanlarından sayılan kılıcı elleriyle Yavuz&#8217;un beline bağladı. Yavuz Sultan Selim, o andan itibaren Müslümanların dini ve dünyevi lideri oldu. Artık yalnız padişah olarak değil, &#8220;halife&#8221; olarak da anılacaktı ve ondan sonra gelen tüm padişahlar aynı zamanda halife de olacaklardı. Yavuz Sultan Selim, tahtı devraldığında 2.375.000 km.kare olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 6.557.000 km.kareye çıkarmayı başardı. Devletin gelişmesi için de bir çok faaliyeti oldu. Çok düzenli çalışan bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede ülke içinden ve dışından istediği bilgileri alan Yavuz Sultan Selim&#8217;in adam seçiminde büyük bir isabet yeteneği vardı.</p>
<p><strong>Yavuz sultan selim Halifeliği</strong><br />
Mısır Seferi sonucunda kutsal topraklar Osmanlı hakimiyetine girmişti. 6 Temmuz 1517&#8242;de Kutsal Emanetler (Emanet-i Mukaddese) denilen ve aralarında Muhammed&#8217;in hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz&#8217;dan Yavuz Sultan Selim&#8217;e gönderilmiştir. Böylece 29 Ağustos 1516&#8242;da Hilafet Abbasi soyundan Osmanlı soyuna geçmiştir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii&#8217;nde yapılan bir törenle, son Abbasi halifesi III. Mütevekkil&#8217;den kutsal toprakları aldığı zaman oradaki idarecilerin kullandığı Hakimü&#8217;l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hakimi) sıfatını uygun görmeyip kendini Hadimü&#8217;l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hizmetkârı) ilan etmiş, Kendi deyimiyle Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn (Haremeyn-i Şerifeyn), yani Mekke ve Medine&#8217;nin hizmetkarı ünvanını devralmıştır.</p>
<p>O dönemde halife olan III. Mütevekkil İstanbul&#8217;a taşınmış ve ömrünün sonuna kadar orada Osmanlı koruyuculuğunda, siyasi yetkiye sahip olmadan yaşamıştır. Her ne kadar hilafet Osmanlı Sultanlarına geçse de, halife sıfatı Osmanlı belgelerinde sıkça kullanılmış değildir. Hatta şaşaalı bir elkap kullanan Kanuni Sultan Süleyman gibi bir sultanda dahi halife ünvanına rastlanmaz.</p>
<p>Resmi olarak ilk kez Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Padişahı, halife olarak Rus idaresine giren Kırım Müslümanları&#8217;nın koruyucusu olarak gösterilmektedir. Osmanlı&#8217;da hilafet iddialarının kurumsallaşıp oturması ancak II. Abdülmecit&#8217;de başlayacak, II. Abdülhamit ile gelişecektir.</p>
<p>Bazı araştırmacılar Yavuz&#8217;un kulağına küpe taktığı ve bunun Mısır Seferi zamanına dayandığını iddia etmektedir. Ancak bu konuda çeşitli görüşler vardır. Bazı tarihçiler Sünni mezhebinin İslam Hukukunda erkeklere caiz olmayan küpeyi ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim&#8217;in takmasına ihtimal bile vermezken, bazı tarihçiler ise bunun gerçek olduğu ve bazı sebeplere dayandığını iddia etmektedir.</p>
<p>Yavuz&#8217;un kulağına küpe taktığına inanan tarihçilerden çoğu bunun İslami bir gönderme olduğunu savunmaktadır. Bunu şöyle ifade ederler: &#8220;Yavuz, kutsal sayılan Kahire Camisi&#8217;ne girdiğinde Kahireliler ona Hakim-i Hamedeyn (kutsal yerlerin hakimi) sıfatını verirler ama o bu sıfatı kabul etmez ve &#8220;Ben olsam olsam Hademe-i Hamedeyn (kutsal yerlerin hademesi) olabilirim&#8221; der. Bu olay üzerine o dönemde hademelerin taktığı küpeyi ister ve kulağına bu işareti, hademelerin taktığı küpeyi geçirir.&#8221; Diğer bir görüşe göre ise Mısır Seferi&#8217;nde kulaklarında küpesi olan insanları görüp &#8220;Bu insanlar neden küpe takıyor?&#8221; diye sormuş ve &#8220;köle (kul) oldukları için&#8221; cevabını almış ve bunun üzerine &#8220;Biz de Allah&#8217;ın kuluyuz!&#8221; diyerek küpe takmaya başlamıştır. Bunu şöyle açıklarlar: &#8220;Taktığı küpe o dönemde köleler tarafından takılan cinstendi, o da kendisini Allah&#8217;ın kölesi, kulu olarak görüyordu bunu da kölelerin taktığı küpelerden takarak ifade etmiş oluyordu&#8221;.</p>
<p>Bu görüşe katılmayan tarihçiler ise Yavuz&#8217;un küpe takmadığını, böyle resimlerin Yavuz döneminden uzun süre sonra yapıldığını ve gerçeklik değerinin olmadığını savunmaktadır. Bunu şöyle açıklamaktadırlar:</p>
<p>&#8221; İslam Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Peygamber Muhammed zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her halükârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhdur; yani kısaca caiz değildir. İşte bu şer-i hükmü bilen Yavuz Sultân Selim&#8217;in kulağını deldirip küpe taktığına ihtimal dahi vermiyoruz. Zira Yavuz, Mısır Seferi dönüşünde oğlu Süleyman’ın süslü elbiselerini görünce, &#8220;Bre Süleyman, sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?&#8221; dediğini biliyor ve onun şahsî hayatında sade ve süsten uzak olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Yavuz, süs ve ihtişamdan hoşlanmayan bir padişahtır. Doğru olan resimlerinde, pala bıyıklar vardır; ancak küpe yoktur.&#8221; Yine aynı görüşe sahip bazı tarihçilere göre ise bu küpeli resim Şah İsmail&#8217;e aittir. Bu görüşün nedenini ise şöyle ifade ediyorlar: &#8220;Başında Şii mezhebi&#8217;nin alâmeti olan kızıl börk ve bunun üzerinde İran şahlarına mahsus taç vardır. Ayrıca küpe de Şî’a mezhebinde câiz görülmektedir.&#8221;.</p>
<p><strong>Şah İsmail&#8217;in Elçi Göndermesi</strong><br />
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı&#8217;ndan sonra Şah İsmail&#8217;in barış için yaptığı teklifleri kabul etmemiş olup, Doğu Seferi&#8217;ne devam etme amacını taşıyordu. Ancak, Şam&#8217;a geldiğinde Şah İsmail&#8217;in name ve hediyeleriyle elçilerini oraya gelmiş buldu; Şah İsmail&#8217;in barış yapma hususunda bu kadar istekli olması Mısır Seferi&#8217;nde sonra kendi üzerine bir başka sefer daha yapılmasını olası görmesiyle açıklanabilir. Şah İsmail yolladığı namesinde saygı dolu ifadeler kullanıp şöyle diyordu: &#8220;Sen birçok belde ve tebaaya malik oldun; bilhassa Mısır&#8217;ı almakla Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn unvanını aldın. Şimdi sen arzın İskender&#8217;isin; aramızda geçen geçmiştir; bir daha geri gelmez; sen memleketine git, ben de memleketime gideyim; aramızda Müslümanların kanlarını dökmeyelim, arzun ve maksadın ne ise onu ben yerine getiririm.&#8221;</p>
<p>Sultan Selim askerin yorgun olması nedeniyle Şah İsmail üzerine gitmedi; bununla beraber Şah İsmail&#8217;den gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı tedbir almayı da ihmal etmemiştir. Yavuz, dönüş yolunda Mercidabık mevkine geldiğinde veziriazam Piri Mehmed Paşa&#8217;yı 2.000 yeniçeri ve bir hayli eyalet askeri ile Diyarbakır tarafına yolladı, kendisi de İstanbul&#8217;a hareket etti. Piri Mehmed Paşa bir süre Fırat Nehri kenarında kaldı; Şah İsmail&#8217;in hiçbir harekette bulunmaması üzerine verilen emir ile Edirne&#8217;de bulunan padişahın yanına geldi.</p>
<p><strong>Kızılbaş Celal Ayaklanması</strong><br />
Celali isyanları</p>
<p>Bozok Türkmenleri&#8217;nden ve Amasya&#8217;nın Turhal kasabası halkından Celal isminde tımarlı bir kızılbaş ayaklanarak 20.000 kişi toplayıp Tokat&#8217;a gelmişti. Bu hadisenin bastırılması için Rumeli Beylerbeyi Ferhad Paşa görevlendirilmişti. Aynı zamanda Şehsüvaroğlu Ali Bey de olaydan haberdar edilmişti. Ferhad Paşa gelmeden önce; Ali Bey, Kızılbaş Celal&#8217;in üzerine yürümüş ve Celal&#8217;i mağlup etmiştir (924/ 1518).</p>
<p><strong>Batı Seferi Hazırlığı</strong><br />
Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi&#8217;nden döndükten sonra donanmaya önem vermiş, hazırlık yapmaya başlamıştı. Bu hazırlığın ne tarafa olacağı henüz bilinmediğinden Venedikliler telaşlanmış, Kıbrıs adasına ait vergiyi vermekle beraber her ihtimale karşı adayı da askeri yönden takviye etmişler, ayrıca Avrupa&#8217;da müttefik aramaya başlamışlardı. Bununla beraber seferin ne tarafa gerçekleştirileceği muğlaktır. Ayrıca Papa X. Leo&#8217;nun Osmanlılara karşı sefer yapılması amacıyla çalışmaları olduğu da bilinmektedir. Papa, Osmanlı&#8217;ya karşı ittifak yapma amacıyla İspanya, Avusturya, Fransa ve İngiltere devletleriyle görüşmekteydi. Donanmadaki hazırlığın esasen, olası bir Haçlı Seferi&#8217;ne karşı denizde de üstün olmak amacıyla yapılmış olması olasıdır.</p>
<p>Bir kısım devlet ileri geleni de Rodos&#8217;un fethi konusunda Sultan Selim&#8217;i teşvik ediyordu. Ancak Selim adanın zaptı için hazır bulunan dört aylık levazımı yeterli bulmamıştı. Daha önce Fatih Sultan Mehmed tarafından da kuşatılan Rodos&#8217;un, fethedilmesinde yine başarısız olunmasını istemediğinden dolayıdır ki Sultan Selim çok daha iyi hazırlanılması emretmiştir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim, donanma faaliyetleriyle beraber yapacağı seferin yönü hakkında kesin kararı vermeden önce Edirne&#8217;ye gitmeye karar vermiştir. Mısır Seferi&#8217;nde sonra Batı Seferi&#8217;ne başlamak amacıyla Veziriazam&#8217;ı Kapıkulu askerleriyle Edirne&#8217;ye göndermiş, sonra kendisi de 2 Şaban 926/ Ağustos 1520&#8242;de Edirne&#8217;ye doğru yola çıkmıştır.</p>
<p><strong>Islahat Çalışmaları</strong><br />
<strong>Askeri Alanda Islahatlar</strong><br />
Dulkadiroğlu Beyliği&#8217;nin ilhakından sonra İstanbul&#8217;a dönen Sultan Selim, gerek Çaldıran öncesi, gerekse Amasya&#8217;da asker tarafından yapılan yağma, serkeşlik ve isyan hareketleri üzerine bazı tedbirler alıp derhal uygulamaya koyma zaruretini duymuştur. Askeri tam bir disiplin altına alıp Yeniçeri Ocağı&#8217;nı ıslâh etmek amacıyla, Ocak üzerinde an&#8217;ane gereğince büyük bir nüfuzu bulunan Ocak ihtiyarlarını huzuruna çağırarak Amasya&#8217;daki itaatsizliğin müsebbiblerinin kimler olduğunu sormuştur. Bunlar, yine Ocak anlayış ve yardımlaşması gereği olarak &#8220;Cümlemüz mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr&#8217;dan afvumuzu reca eylerüz&#8221; diye cevap vermişlerdir. Padişahın devlet ricalini bu yolla sorguya çekmesi sonucu ortaya bir takım isimler çıkarmış; bunlardan Kadıasker Tacizade Cafer Çelebi, 2. vezir İskender Paşa ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa&#8217;nın da dahil olduğu devlet adamları isyan teşvikçileri olduklarından idam edilmiştir. Bunu müteakip Sultan Selim, Yeniçeri Ocağı&#8217;nın ıslahı için, ihtiyarlarla anlaşıp bazı tedbirler almıştır. Buna göre, bundan böyle Yeniçeri Ağası saray tarafından, Ocak Erkân-ı Harbiyesi de saltanat makamınca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda heyetini, daha sıkı bağlarla saltanat makamına bağlamıştır.</p>
<p><strong>Donanma Faaliyetleri</strong><br />
İstanbul&#8217;un fethinden beri orada hala esaslı bir tersane yapılmamıştı. Bizans İmparatorluğu zamanından kalma, bir kadırga tersanesi ve Haliç&#8217;te küçük bir tersane olsa da; kadırga tersanesi bakımsızlıktan kullanılmayacak durumda, Haliç&#8217;teki ise ihtiyacı karşılayamayacak kadar küçüktü.</p>
<p>Osmanlı Donanması&#8217;nı geliştirmek isteyen Yavuz Sultan Selim, Ağustos 1518&#8242;de Edirne&#8217;ye gitmeden bu doğrultuda İstanbul&#8217;da Frenklerin tersanesine eş bir tersane yapılmasını emretmiştir. Bunun için Haliç&#8217;te önceden Bizans tersanesi olan yerde yapılması uygun görüldü. Ancak burası uzun zamandır terk edildiğinden, mezarlık olmuştu. Bu mezarlıktan tersane olacak kadar bir yer ayrıldıktan sonra çıkarılan ölü kafaları ve kemikleri uzun hendekler kazılarak oraya gömüldü. Ayrıca hendeklerin başına mezar olduğunu belirtmek için baş ve ayak uçlarına işaret konulmuştu. Böylece tersane gözleri 160&#8242;a çıkartıldı. Selim tersaneyi daha da büyüterek, Galata&#8217;dan Kağıthane deresine kadar büyüterek 300 kadar inşaat tezgahı yapmayı amaçlasa da bu amacını gerçekleştiremeden vefat etmiştir. Yavuz Sultan Selim zamanında devlet merkezinde kurulan Haliç Tersanesi Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun sonuna kadar kullanılmaya devam etmiştir.</p>
<p>Donanma geliştirilmesi için hazırlıklar da aynı zamanda devam etti. Her biri 700 tonluk 150 gemi için Arap kürekçiler getirtildi. Memlûkluların Kızıldeniz donanmasının komutanı olan Selman Reis İstanbul&#8217;a çağrıldı. Kısa zamanda İstanbul ve Gelibolu tersanelerinde 250 gemilik bir donanma hazırlandı. Rodos Sen Jan Şövalyelerinin reisi bu hazırlıkların Rodos&#8217;a yönelik olmasından korkarak savunma önlemlerini artırdı. Fakat bu donanmayı bir sefer için kullanmaya Sultan Selim&#8217;in ömrü yetmedi.</p>
<p><strong>İmar Faaliyetleri</strong><br />
Yavuz Sultan Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmet zamanında kullanılan Haliç Tersanesi&#8217;ni kapasite olarak arttırmıştır. Konya&#8217;da Mevlevi Tekkesi&#8217;ne su getirmiştir. Medreselerin yanında, sosyal ve ticari alanda hizmet verecek birçok bina inşa ettirmiştir. Hayatı yoğun savaşlarla geçen Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır Fatih Paşa ve Elbistan Ulu Camii&#8217;ni inşa ettirmiştir. Ayrıca Şam Salihiye&#8217;de Muhyiddin İbn Arabi&#8217;ye camii ve imaret inşa ettirmiş, ayrıca Muhyiddin İbn Arabi&#8217;nin türbesini de bulup yaptırmıştır. I. Selim, 1516&#8242;da Şam&#8217;a Şam Sultan Selim Camii&#8217;sini yaptırmıştır. Ayrıca Mısır Seferi sırasında Hind ve Çin haritalarını da yaptıran Selim&#8217;e, Piri Reis tarafından 1513 yılında tamamlanan harita 1517 yılında Mısır&#8217;da Piri Reis&#8217;in kendisi tarafından sunulmuştur. Temelini attırdığı İstanbul Sultan Selim Camii&#8217;ni bitirmeye ömrü yetmemiş; bu eser oğlu I. Süleyman tarafından tamamlanmıştır.</p>
<p><strong>Yavuz sultan selim Edebi Eserleri</strong></p>
<p>Arapça ve bilhassa Farsça&#8217;ya çok hakim olan Selim&#8217;in, kendi el yazısı ile Selimî mahlasıyla yazılmış olan Farsça manzumeleri günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi&#8217;nde bulunmaktadır. Farsça&#8217;nın yanında Türkçe şiirleri de bulunan Selim&#8217;in, Farsça olan Divân&#8217;ı 1306 yılında İstanbul&#8217;da basılmış olup, 1904 tarihinde de Alman İmparatoru II. Wilhelm&#8217;in emri ile Paul Horn tarafından Berlin&#8217;de yeniden nesredilmiştir.</p>
<p><strong>Şah İsmail ile İlginç Diyalogları</strong><br />
Yavuz Sultan Selim, İran Seferi&#8217;ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne&#8217;den İstanbul&#8217;a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar&#8217;a geldiğinde, Şah İsmail&#8217;in halifelerinden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah&#8217;a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit&#8217;ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli namesinde: Şah&#8217;ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul&#8217;dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Yavuz namesinde şöyle diyordu: &#8220;Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz.&#8221; Elçi Kılıç, Şah İsmail&#8217;i Hemedan&#8217;da bularak nameyi vermiş, o da muharebeye hazır olduğunu bildirmiştir. Şahın bu cevabı Osmanlı ordusu Erzincan&#8217;a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail nameyi getiren Kılıç&#8217;ı öldürtmüştür.</p>
<p>Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu belirten namesinde: &#8220;Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz&#8221; demiş ve Yavuz&#8217;a bir kadın elbisesiyle, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu nameye cevabını 920 Cemaziyelevvel sonunda Erzincan&#8217;dan yollamıştır. Yavuz bu namesinde Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisinden bir eser olmadığı beyan ediliyordu. Şah İsmail bu nameye cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisinin Trabzon valiliğindeki dostluklarından bahsederek aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostluklarından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedir. Ayrıca Yavuz&#8217;un namesinde hakaretvari tabirlerden şikayet ile name yazan katiplerin yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da namesinde belirtmiştir. Şah İsmail&#8217;in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid&#8217;ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmektedir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim bu ağır nameye yine ağır bir nameyle cevap vermiştir. Namesinde şöyle demiştir: &#8220;Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar; halbuki bunca gündür askerimle memlektine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vaz geçesin.&#8221; Yavuz bu namesiyle beraber Şah İsmail&#8217;in gönderdiklerine karşılık kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail&#8217;in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır.</p>
<p><strong>Alevi Katliamı İddiası</strong><br />
Bir iddiaya göre Yavuz Sultan Selim&#8217;in talimatıyla Anadolu&#8217;da 40.000 alevi öldürülmüştür.</p>
<p>Bu görüşe katılmayan bazı akademisyenler bu sayının gerçeklikten uzak olduğuna inanır. Tarihçi Mustafa Akdağ, &#8220;Yavuz Sultan Selim&#8217;in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40.000 kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.&#8221; diyerek bu iddiaların gerçekçi olmadığını ifade etmektedir.</p>
<p>Sayıyı abartılı bulan bir diğer tarihçi Robert Mantran ise şöyle ifade ediyor, &#8220;Göründüğü kadarıyla, bu &#8220;büyücü avı&#8221;, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514&#8242;te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesinin destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.&#8221;.</p>
<p>Diğer yandan, alevilerin öldürüldüğü görüşünü destekleyen akdemisyenler ise, Yavuz Sultan Selim&#8217;in şeyhülislamı olan Müftü El Hamza&#8217;nın 1512 tarihli Kızılbaşlarla ilgili bir fetvasını göstermekte ve bu fetvanın katliamların izni olduğuna inanmaktadır. İddia edilen Müftü El Hamza&#8217;nın Kızılbaşlarla ilgili fetvası:</p>
<p><strong>Yavuz sultan selim in Ailesi </strong><br />
<strong>Yavuz sultan selim in Eşleri</strong><br />
# Ayşe Hafsa Sultan</p>
<p>#Ayşe Sultan, I. Mengli Giray&#8217;ın kızı.</p>
<p>NOT: I. Selim&#8217;in dört eşi olduğu belirtilmektedirOğuz Çetinoğlu Kırım Hanlığı Kronolojisi (Beşinci bölüm). Bahçesaray Dergisi, 35. sayı. Eylül &#8211; Ekim 2005. s.17. ISSN-1304-7744 . http://www.kirimdernegi.org/istanbul/bahcesaray/pdf/Bahcesaray-35.pdf Tam metin .</p>
<p><strong>Yavuz sultan selim in Erkek çocukları</strong><br />
# Kanuni Sultan Süleyman</p>
<p>#Orhan. Küçük yaşta ölmüştür.</p>
<p>#Musa. Küçük yaşta ölmüştür.</p>
<p>#Korkut. Küçük yaşta ölmüştür.</p>
<p>NOT: I. Selim&#8217;in, küçük yaşta ölen oğullarının olduğu bazı kaynaklarda belirtilirken, bazıları bu çocukların varlığından bahsetmemektedir. Bu konuda muhtelif görüşler vardır.<br />
<strong><br />
Yavuz sultan selim in Kız çocukları</strong><br />
#Beyhan Sultan, (ö. 1559). Ferhad Paşa&#8217;nin eşi.</p>
<p>#Hatice Sultan (Hanım Sultan olarak da bilinir), (ö. 1538). İskender Paşa&#8217;nın eşi. 2. eşinin Pargalı İbrahim Paşa olduğu bazı kaynaklarda iddia edilse de bu bilgi tartışmalıdır.</p>
<p>#Hafsa Sultan, (ö. 1538). İskender Paşa&#8217;nın eşi.</p>
<p>#Fatma Sultan, Kara Ahmed Paşa&#8217;nın eşi.</p>
<p>#Yenihan Sultan (Yeni Şah Sultan olarak da bilinir)</p>
<p>#Şah Sultan, (ö. 1572). Lütfi Paşa&#8217;nın eşi, boşandılar.</p>
<p>#Hanum Hatun Sultan, Çoban Mustafa Paşa&#8217;nın eşi.</p>
<p>NOT: Kız çocuklarının sayısının 10 olduğu söylenmektedir.</p>
<p><strong>Yavuz sultan selim Ölümü ve Tarihe Bıraktıkları</strong><br />
Yavuz Sultan Selim&#8217;in saltanatı kısa sürmüş olsa da, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun oğlu Süleyman döneminde altın çağını yaşamasına zemin hazırlamıştır. Sultan Selim, babasından devraldığı boş hazineyi ağzına kadar doldurmuştur. Yaygın bir efsaneye göre; hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etmiştir: &#8220;Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayun benim mührümle mühürlensin.&#8221; Bu vasiyet tutulmuş, o tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı Osmanlı&#8217;nın yaklaşık 400 yıl sonraki iflasına kadar Yavuz&#8217;un mührüyle mühürlenmiştir.</p>
<p>Sultan Selim, Mısır Seferi&#8217;nden sonra Batı Seferi&#8217;ne başlamak amacıyla Veziriazam&#8217;ı Kapıkulu askerleriyle Edirne&#8217;ye göndermiş, sonra kendisi de 2 Şaban 926/ Ağustos 1520&#8242;de Edirne&#8217;ye doğru yola çıkmıştır. Ancak Selim, sırtında bir çıban çıkmasından ötürü rahatsızlanmıştır. Halk arasında yanıkara olarak da isimlendirilen bu çıban,Şirpençe ya da Aslan Pençesi ismiyle bilinmektedir. Hoca Sadettin Efendi, yazılarında Yavuz Sultan Selim&#8217;in ölümüne sebep olan çıban hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir ve bundan ötürü günümüzde kaynak olarak genelde onun yazılarına başvurulmaktadır. Yazılarına göre; Yavuz Sultan Selim, Edirne&#8217;ye harekete karar verdikten sonra bir gün musahibi Hasan Can&#8217;a sırtına bir şeyin battığını söylemiş, bunun üzerine Hasan Can, elini hükümdarın sırtına sokmuş fakat bir şey bulamamıştır. Ancak ikinci sefer yine aynı şeyden şikâyet edince o zaman Hasan Can, Sultan Selim&#8217;in sırtına bakmış ve henüz baş vermiş, etrafı kızarmış ve tam olgunlaşmamış sert bir çıban görmüştür. Bunu Sultan Selim&#8217;e söyleyince, Sultan çıbanı sıkmasını istemişse de Hasan Can: &#8220;Pâdişahım, büyük bir çıbandır, henüz hamdır, zorlamak caiz değildir, bir münasib merhem koyalım&#8221; demiş, bunun üzerine Sultan Selim &#8220;Biz Çelebi değiliz ki, bir çıban için cerrahlara müracaat edelim&#8221; cevabını vermiştir. O geceyi ızdırap içinde geçiren Hünkâr, ertesi gün hamama giderek orada çıbanı sıktırıp zedeletmiş, fakat bu da ızdırabını artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bunun üzerine Hasan Can&#8217;a &#8220;Seni dinlemedik amma kendimizi helâk ettik&#8221; deyip çıbanın macerasını anlatınca Hasan Can &#8220;neredeyse aklım başımdan gidiyordu&#8221; diyecektir. Bütün bu sıkıntılara rağmen Yavuz, sefer daha önce kararlaştırıldığı için geri dönmeyerek hasta olduğu halde 2 Şaban 926/ Ağustos 1520 tarihinde Edirne&#8217;ye doğru yola çıkmıştır.</p>
<p>Yavuz, Çorlu&#8217;da kırk gün Başhekim Ahmed Çelebi tarafından tedavi edilmiş fakat yara yine de büyüyüp açılmıştır. Hareket edemeyecek kadar yorgun düşen Yavuz, tedaviden ümidini kesince Edirne&#8217;de bulunan Veziriazam Piri Mehmed Paşa ile vezir Çoban Mustafa Paşa&#8217;yı ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa&#8217;yı acele yanına çağırtmış ve vasiyetini belirtmiştir. Ayrıca acele edip yetişmesi için Manisa Valisi olan oğlu Şehzade Süleyman&#8217;a haber göndermiş ancak oğlu gelmeden 926/ 1520 yılında 8 Şevval&#8217;ı 9&#8242;una/21 Eylül&#8217;ü 22&#8242;sine bağlayan gece Çorlu karargahının bulunduğu köyde vefat etmiştir. Sultan Selim&#8217;in vefatı, tek oğlu olan Manisa Valisi Şehzade Süleyman gelinceye kadar gizli tutulmuştur. Süleyman&#8217;ın 11 Şevval tarihinde İstanbul tarafına gelip kadırga ile saraya indiği haber alındıktan sonra, Selim&#8217;in vefatı ve yeni Pâdişah&#8217;ın İstanbul&#8217;a geldiği ilan edilmiştir.</p>
<p>Devlet erkânı, derhal İstanbul&#8217;a gelip yeni Padişah&#8217;ı tebrik ettikten sonra Selim&#8217;in naaşı, bütün ilgililer tarafından Edirnekapı haricinde, bağlar ucunda karşılanıp, hazırlanmış bulunan tabuta konmuştur. Fâtih Sultan Mehmed Câmii&#8217;nde cenaze namazı kılındıktan sonra, o tarihlerde Mirza Sarayı denilen günümüzdeki Sultan Selim Câmii yanındaki mahalleye defnedilmiştir. Türbesi, oğlu Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim; 22 Eylül 1520&#8242;de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden vefat ettiğinde oğluna, dolu bir hazine, güçlü bir ordu ve iç karışıklıklara son verilmiş bir devlet bırakmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii&#8217;nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/yavuz-sultan-selim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mikroorganizma</title>
		<link>http://www.vikitr.org/mikroorganizma/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/mikroorganizma/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2010 06:43:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Mikroorganizma hakkında ansiklopedik bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Mikroorganizma nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Mikroorganizma önemi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=2969</guid>
		<description><![CDATA[Mikroorganizma Mikroskobik (çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olup ancak mikroskop ile görülebilen) organizmaların genel adı. Mikroorganizmalar çoğunlukla tek hücreli olsalar da çok hücreli örnekleri de mevcuttur. Halk arasında mikrop diye adlandırılan mikroorganizmalar, hücresel yapılı olanlar ve hücresel yapıda olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Hücresel yapıda olanlar Bakteriler, mantarlar, protistlerdir. Hücresel yapıda olmayanlar ise Virüsler, viroidler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="mikroarganizma" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/04/mikroorganizma.jpg" alt="" width="382" height="285" /><br />
Mikroorganizma    Mikroskobik (çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olup ancak mikroskop ile görülebilen) organizmaların genel adı. Mikroorganizmalar çoğunlukla tek hücreli olsalar da çok hücreli örnekleri de mevcuttur.<br />
<span id="more-2969"></span><br />
Halk arasında mikrop diye adlandırılan mikroorganizmalar, hücresel yapılı olanlar ve hücresel yapıda olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Hücresel yapıda olanlar Bakteriler, mantarlar, protistlerdir. Hücresel yapıda olmayanlar ise Virüsler, viroidler, prionlardır. Canlıların bilimsel sınıflandırması içinde çok çeşitli grupları içerdiği için genel geçer özellikler belirtmek zordur.    Mikrobiyoloji bilim dalı, biyolojinin sayısız alt kollarından yanlızca birisi olmasına karşın biyolojinin temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Mikroorganizmalar mikroskobun icadından sonra keşfedilmesine karşın, Pasteur mikrobiyolojinin babası sayılmaktadır.Pasteur&#8217;un kuduz aşısını bulmasından sonraki diğer büyük keşfi ise havasız ortamdaki bazı maya ve bakterilerin solunum son ürünü olarak alkolü verdiğini ortaya koymasıdır. Mikroorganizmalar yanlızca gözle görülebilen yaratıklardır.Bu yaratıklar aklınıza gelebilecek hemen her yerde yaşarlar.Sürekli sirkülasyon halinde bulunan atmosferden yerin derinliklerine, antartika buzullarının içlerinden gayzer kaynaklarına kadar yeryüzünün hemen her yerinde yaşarlar. Mikroorganizmalardan yalıtılmış bir yer neredeyse yoktur.Ellerinizin içinde, çamaşırlarınızda, arabanızda, halılarda, televizyonunuzun üstünde, kısacası hemen heryerde onlar mutlaka vardır.Bu yaratıklar Çevremizi adeta hava gibi sarmasına rağmen şu an bize saldırıp etki edememesinin nedeni ise vücudumuzdaki savunma sistemidir.Eğer savunma sistemimizi yanlızca 1 dakikalığına vücudumuzdan ayrı tuttuğumuzu varsayarsak, anında mikropların saldırısına uğrayarak ya ölecek kadar yada sakat kalacak derecede hastalanacaktık. Tıp alanında, endüstride, tarımda ve gıda sanayiinde mikrorganizmalardan oldukça faydalanılır.Örneğin sütün yoğurt ve peynire dönüşmesi bakteriler sayesinde olur.Diğer bir bakteri türü ise bazı çöp toplama merkezlerinde metan gazı üretimi için kullanılırlar. Mikroorganizmalardan en bilinenlerini ise &#8221; Bakteriler &#8221; oluşturmaktadır.Diğer bilinenleri ise algler, tek hücreli yosunlar, tatlı su mikroorganizmaları, mayalar ve virüslerdir.Bunları teker teker ele alarak inceleyelim. Ön bilgi : Bakteriler taksonomik olarak sınıflandırılırken &#8221; Prokaryot &#8221; sınıfına dahil edilirler. Prokaryot sınıfındaki canlıların vücutları yanlızca bir hücreden oluşur ve vücutlarını oluşturan hücrede organel (mitokondri, ribozom, endoplazmik retikulum vs.) bulunmaz ve ayrıca sahip oldukları DNA nın muhafaza edildiği bir nukleusları (çekirdekleri) de yoktur. Ökaryot (Eucaryota) sınıfına giren canlılar ise hem hücre içi organellere sahiptir hemde tek hücreli canlılardan (Algler, mayalar, archaeler vs.) çok hücreli canlılara kadar (kedi, tavşan gibi) geniş bir tür yelpazesine sahiptir. Bakteriler şekillerine göre ve bulundukları ortama gösterdikleri toleransa göre sınıflandırılırlar. borrelia.jpgbacillus.jpgstreptococ.jpg Resimlerden en soldakinde görülen bakteri &#8221; Spirillum &#8221; adını alır.Adını şeklinden alan (spiral) bu bakteri, yoğunluğu (vizikositesi) çok yüksek sıvılarda rahatlıkla yüzebilmektedir.Bunu yaparken bakteri kendi ekseni etrafında dönerek tıpkı bir vidanın tahta yuva içerisinde ilerlediği gibi yüksek yoğunluklu sıvı ortam içerisinde hiç zorlanmadan hareket eder. Ortadaki resimde görülen bakteri ise &#8221; Çomak (Bacillus) &#8221; bakteridir.Bu bakteriler pasif olarak hareket ederler.Yani bulundukları ortamın akımına bağlı olarak yer değiştirirler fakat flagellalarıyla (kamçı) aktif olarak hareket edebilenleride vardır.Flagellaya sahip bir bakteri çok süratli olarak yüzebilmektedir. En sağdaki resimde ise bir &#8221; Kok (Coccus) &#8221; bakterisi görmektesiniz.Bu bakterilerin şekli ise küre gibidir.Fakat resimde tesbih taneleri gibi dizili bir koloni görülüyor.Bakterilerin bu şekilde sıralanıp koloni oluşturmasına ise &#8221; Streptococ &#8221; adı verilir.Aynı şekilde koloni oluşturan çomak yani &#8221; Bacillus &#8221; bakterilerine ise &#8221; Streptobacillus &#8221; adı verilir. Bunun dışında bakteriler bulundukları ortamın şartlarına karşı gösterdikleri toleransa görede sınıflandırılırlar.Örneğin asitli ortama tolerans gösteren yada çok sıcak veya çok soğuk ortamlarda yaşayan bakteriler gibi. Bakteriler çok geniş bir yaşama alanına sahiptirler.Anartikada 0 derecedeki buzulların içerisinde yaşadıkları gibi , &#8221; Gayzer &#8221; adı verilen ve 100 derece sıcaklıktaki kaynar su püskürten kuyularda bile yaşarlar.Bu kadar düşük soğuklukta ve bu kadar yüksek sıcaklıkta yaşamlarını devam ettirebilmeleri, vücutlarındaki koruyucu &#8221; Kalkan enzimleri &#8221; ile başarılır. metano2.jpgSoldaki şekilde bir &#8221; Metan &#8221; bakterisi görülmektedir. Bu bakteriler yerin çok derinlerinde oksijen bulunmayan ortamlarda yaşamaktadırlar.Öyleki oksijen gazı bu bakteriler için öldürücü etkisi olan bir zehir gibidir.Bu yüzden oksijenin ulaşamadığı derin yerlerde yaşarlar. Endüstride kullanılan bu bakteriler gerekli ortam koşulları sağlanmak koşuluyla ortamdaki maddeleri kullanarak kendisi için enerji depolarken solunum son ürünü olarakta metan gazını dışarı verir.Bu mükemmel biyokimyasal özellikleri sayesinde insanlar tarafından çöp toplama merkezlerinde metan gazı üretimi için kullanılırlar.  Mikroorganizmaların o kadar çok türü vardır ki bu türlerin yanlızca % 1&#8242;i insan ve diğer canlılar üzerinde hastalık meydana getirirler.Geriye kalan % 99&#8242;luk çoğunluğa sahip türler ise doğada simbiyotik yada kommensal olarak yaşarlar. Bakterilerin bazı türleri &#8221; Spor &#8221; veya &#8221; Kist &#8221; adı verilen kalkanlarla kendilerini kötü şartlara karşı korurlar.Bakteriler bu kalkanlarla kendilerini yüzyıllar boyunca dış ortamdan izole edebilirler.Ortam şartları düzeldiği zaman kist veya sporlarını kırarak tekrar hücre içi metabolik faaliyetlerini harekete geçirirler. Bakterilerin diğer bir mükemmel özellikleri ise birbirlerine DNA nakilleri yaparak iletişim kurmalarıdır. Bir bakteri ya ortama başka bir bakteri tarafından bırakılmış DNA yı yada ölmüş ve parçalanmış bir bakterinin DNA sını hücre duvarından içeri alarak kendi DNA zincirine ekler.Bu sayede başka bakterilerin sahip olduğu DNA bilgilerini kendine ekleyerek direnç sağlar. Bakterilerin bu özelliği tıp alanında büyük problem teşkil eder.Örneğin hastalandınız ve doktorunuz size belirli periyotlarda kullanmanız için antibiyotik (mikrop kırıcı) verdi.Eğer siz bu antibiyotiği gereği gibi kullanmayıp aksatırsanız, bakterilerin birbirleri arasında DNA alışverişinde bulunmalarına zaman bakımında yardım etmiş olursunuz. Bir bakteri antibiyotiği algıladığında direnç genlerini hareke geçirerek bir tür protein üretir.Bu protein antibiyotiğe karşı bakteriyi korur.Bakteri bununlada kalmaz ve antibiyotiğe direnç geninin bir kopyasını çıkarıp ortama bırakır.Ortamda serbest dolanan ve direnç genini taşımayan diğer bir bakteri ise kopyalanan bu geni kendi bünyesine alarak kendisini dirençli hale getirmiş olur. Bir bakterinin bu derece mükemmel bir donanımla antibiyotiklere ve ilaçlara karşı meydan okuması, ve oluşturduğu kalkanlarla yüzyıllar boyu hiç bir değişikliğe uğramadan kendini dış koşullara karşı koruyabilmesi, bir yaradılış harikası olduğunu gözler önüne sermektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/mikroorganizma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>otomasyon</title>
		<link>http://www.vikitr.org/otomasyon/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/otomasyon/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 16:16:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[otomasyon nedir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=2964</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayfada otomasyon hakkında bilgiler bulunmaktadır Bu sayafadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. Otomasyon, bir işin insan ile makine arasında paylaşılmasıdır. Toplam işin paylaşım yüzdesi otomasyonun düzeyini belirler. İnsan gücünün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/02/otomosyon.png"><img class="size-full wp-image-2965 alignleft" title="otomosyon" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/02/otomosyon.png" alt="" width="349" height="350" /></a></p>
<p><strong>Bu sayfada otomasyon hakkında bilgiler bulunmaktadır</strong></p>
<p><span style="font-size: xx-small;">Bu sayafadaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Bu sayafadaki Tüm bilgi,belge<br />
görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir  şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır.<br />
</span></p>
<p>Otomasyon, bir işin insan ile makine arasında paylaşılmasıdır. Toplam işin paylaşım yüzdesi otomasyonun düzeyini belirler. İnsan gücünün yoğun olduğu otomasyon sitemleri yarı otomasyon, makinenin yoğun olduğu sitemler de tam otomasyon olarak adlandırılırlar. Sanayi devriminin başlangıcının aksine yakın geçmişimizde üretmek tek başına yeterli olmaktan uzaklaştı. Tüm dünyanın açık bir pazar haline geldiği rekabetçi koşullarda üretimi; hızlı, standart, güvenli, nihayet verimli kılmak, bir zorunluluk haline geldi. Endüstride bu zorunluluğun karşılığı şüphesiz ki otomasyondur.</p>
<p><span id="more-2964"></span></p>
<p>Otomasyon&#8217;un Avantajları Ve Dezavantajları</p>
<p>Örneğin bir fabrikada kullanılan otomasyon sistemini göz önüne alacak olursak, burada her şeyin esnek ve kontrol edilebilir olması yöneticinin işine gelmektedir. Çünkü bilgisayar ekranında sisteminin işleyişini, eğer varsa arızanın yerini, üretilen ürün miktarını v.b. fabrikayı ilgilendiren bir çok bilgilere erişim ve kontrol kolaylığı sağlar.</p>
<p><strong>Bu faydalar da işletmeye zaman, kalite, maliyet, hız ve kâr olarak geri dönmektedir.</strong></p>
<p>Bu sistemlerin en büyük dezavantajı ilk kurulumunun maliyetli oluşudur. Bu maliyet de uzun vadede çoğu otomasyon sistemlerinde kendini amorti etmektedir. Bir diğer zararı ise fabrikalara giren bu otomasyon sistemleri fabrika çalışanlarının sayısında azalmaya sebep olmaktadır.</p>
<p><span style="font-size: xx-small;">Bu sayfa oluşturulurken;<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/otomasyon" target="_blank">otomasyon</a> . adlı Vikipedi maddesinden yararlanılmıştır. Bu metin,<br />
<a href="http://www.gnu.org/copyleft/fdl.html" target="_blank">GNU Özgür Belgeleme Lisansı</a> kapsamındadır</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/otomasyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nano teknoloji</title>
		<link>http://www.vikitr.org/nano-teknoloji/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/nano-teknoloji/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 11:38:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ülkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/nano-teknoloji/</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Bu sayfada Nano teknoloji hakkında bilgiler bulunmaktadır &#160; Nano teknoloji sayafasındaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. NanoTeknoloji Nedir ? Nanoteknoloji: anoteknoloji’nin birçok tanımı vardır. Bence en güzel ve en zarif tanım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#160;<a href="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/02/nanoteknoloji.jpg"><img title="nanoteknoloji" style="border-right: 0px; border-top: 0px; display: inline; border-left: 0px; border-bottom: 0px" height="184" alt="nanoteknoloji" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/02/nanoteknoloji_thumb.jpg" width="244" border="0" /></a></p>
<p><b>Bu sayfada Nano teknoloji hakkında bilgiler bulunmaktadır</b></p>
<p>&#160;</p>
<p><font size="1">Nano teknoloji sayafasındaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. </font></p>
<p>NanoTeknoloji Nedir ? Nanoteknoloji: anoteknoloji’nin birçok tanımı vardır. Bence en güzel ve en zarif tanım : “Atomsal düzeyde mühendislik”. Diğer tanımlarına ise Amerikan hükümeti raporlarından erişebilirsiniz. Burada önemli olan bir etki veya materyalin 100 nanometre civarında olmasıdır. Nanoteknoloji biraz da ilginç bir tartışma ortamı, mesela malzeme bilimciler nanoteknolojinin en çok kendileri ile ilgili olduğunu iddia ederler. Kimyacılar ve fizikçiler de bu tartışmaya katılırlar. Sonunda nanoteknoloji kralın paylaşılamayan kızı olur, çıkar. Bilim tarihi uzun zamandır sürekli branşlaşmaya gitti, hatta Türkiye de çokça kullanılan bir söz vardır: “Her şeyden biraz bileceğine, bir şeyi tam bil” diye. Nanoteknoloji bu görüşü savunanları sanırım bayağı bir üzecektir. Çünkü bilimsel gelişmenin atomik boyut sınırlarına dayanması ile bir anlamda bilimler de ortak bir noktaya yaklaşmışlardır. </p>
<div id='extendedEntryBreak' name='extendedEntryBreak'></div>
<p>Artık canlıların sırrını çözmek için molekülleri ve bağ yapılarını bilmek, fizik kanunlarını uygulamak için kimyayı öğrenmek ve elektronik çipler imal etmek için hem kimya hem fizik bilmek, atomları anlamak için kuantum fiziğini idrak edebilmek gerekiyor. Sanki Nanoteknoloji, etrafında bilimlerin el ele tutuştuğu ve bu yardımlaşma ile büyüyen bir çocuk. Genelde insanların yeni bir “oloji” ye karşı ilk soruları “bunun faydası ne?”, özellikle orta yaşlı memurların sorduğu “para kazandırıyor mu?”oluyor. Faraday’ın verdiği enfes bir cevap vardır, taşı gediğine koyar usta bilim adamı : “Peki yeni doğmuş bir bebeğin dünyaya faydası nedir?”.Nanometre ölçeğindeki fiziksel, kimyasal ve biyolojik olayların anlaşılması kontrolü ve üretimi amacıyla, fonksiyonel materyallerin, cihazların ve sistemlerin geliştirilmesidir. Nano ölçekteki olayların manipulasyonu ile bilim ve teknolojide yeni ufuklar açılmaya başlamıştır Nanoteknolojini Amaçları.. *Nanometre ölçekli yapıların analizi, *Nanometre boyutunda yapıların fiziksel özelliklerinin anlaşılması, *Nanometre ölçekli yapıların imalatı, * Nano hassasiyetli cihazların geliştirilmesi, * Nano ölçekli cihazların geliştirilmesi, * Uygun yöntemler bulunarak nanoskopik ve makroskopik dünya arasındaki bağın kurulması. Nanoteknolojinin Kullanım alanları Endüstriyel Alanda:Mikrosensörlerin, mikromakinaların, optoelektronik elemanların imalatı ve uygun şekilde bir araya getirilmesi. ii) Medikal Alanda: Mikro cerrahide (göz, beyin vb.), Diagnostik kitlerde, Bilimsel Araştırmalarda, Yüzey karakterizasyonu ve modifikasyonu, Mikroorganizmaların taşınması, DNA modifikasyonu vb. Nanomanipulator Nanomanipulator: Bir insana molekülleri görme dokunma ve dğiştirme imkanı tanıyan sanal gerçeklik arabirimidir. Virus, DNA iplikleri ve nanotüpleri modifiye etmek amacıyla kullanılabilmektedır. NM datayı almak için AFM kullanmaktadır. Sanal gerçeklik eldivenleri ve gözlükleriyle kullanıcın örneğin yüzeyini görmesini ve hissetmesini sağlamaktadır. Böylelikle kullanıcı eliyle mikroskopik objeleri tutabilir, itebilir, hareket ettirebilir ve ve sonuçta çıkan kuvveti, etkileşimi hissedebilir.Böyle bir teknolojiyle gen transferi, enzim değişimi , jeller ve yüzeyler üzerinde lokal değişiklikler yapabilmek mümkün olmaktadır. NanoteknoLoji iLe yapılan,Halen devam eden çalışmalar Nano inşaatlar için Mini robotlar MIT yayınlarından Techonology Review de Mini robotlarla ilgili merak edilen bir çok soruya cevap aranmış. Bugünden nano robotların hayalini kurmak bilim kurgudan çok, yavaş yavaş ama uzun dönemde gerçekleşmesi muhtemel bir olasılığa dönüşmüştür. Nano robotlardan önce, en olası olan mini robotlar. Mini robotlar ile nano boyutta manipulasyon yapma imkanı doğacaktır. Mesela bu mini robotlardan birinin 2 nanometre -bir DNA molekülünün genişliğinden daha küçük bir ölçek- kesinliği ile kendini bir yüzeyde hareket ettirmesi araştırmacılar tarafından gerçekleştirildi. Yeni hedeflerden biri ise mini-robotlar yardımı ile bir hücrenin sabitlenerek, robot&#8217;un üzerindeki şırınga çip&#8217;inden bir sıvının hücreye aktarılması.Avrupa tabanlı projelerden biri olan Micron&#8217;un amacı da üç aşağı beş yukarı bu işlemleri yapabilecek nitelikte kabiliyetleri olan robotların geliştirilmesi. Araştırmacıların mikro manipulator, bir atomik güç mikkroskobu ucu ve şırınga çiplerini başarı ile çalıştırdıkları biliniyor. Fakat para ve zaman sorunu sebebiyle, tüm bunları bir arada çalıştıramamışlar. Gene de büyük bir başarıya imza attıkları kesin. Bir deneyde: sıvı ile şırıngasını dolduran robotun, bir insan kontroller yardımı ile yeri sabitlenmiş hücreye giderek sıvıyı şırınga etmesi sağlanmış. Bu o kadar zor bir olay ki, bir yandan da hücreyi patlatmanız gerekiyor. Sıvı ise hücreye girdiği anda parlayarak varlığını belli etmiş. Bu tip mini robotlardaki en önemli sorun enerji problemi. Gerçektende mikro ve belki gelecekte nano boyuttaki robotlar için temel sorun enerji ve makale bu konu ile ilgili tartışmalara da yer verilmiş IBM&#8217;den Nanoteknoloji tabanlı tümleşik devre Science dergisinin 24 Mart 2006 sayısında yer alan &quot;An Integrated Logic Circuit Assembled on a Single Carbon Nanotube&quot; makalesine göre, IBM deki Araştırma Grubu 12 transistorlu (FET) 5 kademeli bir oscilator yaparak, günümüz silikon teknolojilerinde çok daha başarılı sonuçlar elde etmişler. Kısaca özetlemek gerekirse, önce tek katmanlı bir Karbon nanotube&#8217;un üzerinde Silikon teknolojisindeki devre elemanlarını yerleştirerek, FET transistorlerdeki (trans-resistor, değişken dirençli) temel çalışma prensibi olan alan etkisini kaliteli silikon oksit yerine nanotüplerle sağlıyorlar. Nanotüp nedir konusunda da Bilim Teknikde daha önceden çıkmış bir yazı vardı, Türkiye de de bu konuda ODTÜ Fizik Bölümünde Prof. Şakir Erkoç bu konularla ilgili teorik çalışmalarda bulunuyordu sanırım. Kendisi hidrojen depolanması konusunda Nanotüplerin kullanımı konusunda bir çalışma yapıyordu. Peki resimdeki nanotüp nerde derseniz, ikinci resime bakınca göreceksiniz. Resimde görülen incecik çizgi nanotüp. Nanotüpler konusunda önümüzdeki günlerde bu sitede daha ayrıntılı bilgilere rastlayabilirsiniz. IBM&#8217;in nanotüp kullanarak kademeli osilatör yapmasının sebeplerinden biri de kademeler arasındaki gecikme ve transistörün aktif çalışma durumlarındaki(rise-fall time) zamanlamaları ölçmektir herhalde. Bu deney ve sonuçları neden önemli? Bu deney silikon transistörlerden gene silikon tabakalar üzerine fakat karbon nanotüplerle seri, bütünleşik devreler yapıp çalıştırılabildiğinin bir ispatı. Bunun sonucu olarak ilerde, şöyle bir çip üretim sistemi devreye girebilir. 1) Silikon tabaka alınır ve üzerine karbon nanotüplerin dizilmesi gereken çizgiler oluşturulur 2) Burada belirtilen yerlerde tek duvarlı ve istenilen elektronik özellikli karbon nanotüpler büyütülür 3) Bu karbon nanotüplerin üzerine devre bağlantıları yerleştirilir. Bu sayede hem devre boyutunun küçülmesinden dolayı yaşanan sorunlar bir nebze aşılmış olurken, biraz değerini kaybetmişte olsa Moore yasasına sadık kalınabilmiş olunacak gibi. Daha fazla bilgi için IBM Nanoscience Grubu : http://www.research.ibm.com/nanoscience/index1.html </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/nano-teknoloji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>dünyanın yedi harikası</title>
		<link>http://www.vikitr.org/dunyanin-yedi-harikasi/</link>
		<comments>http://www.vikitr.org/dunyanin-yedi-harikasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 10:42:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Artemis Tapınağı]]></category>
		<category><![CDATA[Babil'in Asma Bahçeleri]]></category>
		<category><![CDATA[dünyanın 7 harikası]]></category>
		<category><![CDATA[dünyanın yedi harikası]]></category>
		<category><![CDATA[Halikarnas Mozolesi]]></category>
		<category><![CDATA[Keops Piramidi]]></category>
		<category><![CDATA[Zeus Heykeli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.vikitr.org/?p=2955</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayfada dünyanın yedi harikası hakkında bilgiler bulunmaktadır dünyanın yedi harikası sayafasındaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez dünyanın yedi harikası Tüm bilgi,belge görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır. Dünyanın Yedi Harikası, tamamı insanoğlu tarafından inşa edilmiş, olağanüstü antik yapı ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/02/dunyaninyediharikası.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2957" title="dunyaninyediharikası" src="http://www.vikitr.org/wp-content/uploads/2010/02/dunyaninyediharikası.jpg" alt="" width="391" height="455" /></a></p>
<p><strong>Bu sayfada dünyanın yedi harikası hakkında bilgiler bulunmaktadır</strong></p>
<p><span style="font-size: xx-small;">dünyanın yedi harikası sayafasındaki bilgi,belge ve görsellerin doğrulunu ve güncelliğini vikitr.org hiçbir şekilde garanti etmez dünyanın yedi harikası Tüm bilgi,belge<br />
görseller genel kültür amaçlıdır ve doğru olmayabilir bu konu Hiçbir  şekilde uzmanlık alanları için kullanılmamalıdır.<br />
</span></p>
<p>Dünyanın Yedi Harikası, tamamı insanoğlu tarafından inşa edilmiş, olağanüstü antik yapı ve yapıtlardır. Ayrıca Antik Dönemin Yedi Harikası adıyla da anılırlar. İlk olara<br />
k M.Ö. 5. yüzyılda tarihçi Heredot tarafından ortaya atılan bir kavramdır. M.Ö. 4. yüzyılda Sidon&#8217;lu Antipatros tarafından ilk olarak &#8220;Dünya&#8217;nın yedi harikası üzerine&#8221; (Περὶ τῶν Ἑπτὰ Θεαμάτων) adlı eserle oluşturulmuştur. Günümüzde geçerli kabul ettiğimiz 7 harika listesi, M.Ö. 2. yüzyılda son şeklini almıştır.</p>
<p><span id="more-2955"></span></p>
<p>Günümüzde, Dünyanın Yedi Harikası&#8217;ndan sadece Keops Piramidi ayaktadır. Diğerleri yangın ya da deprem gibi nedenlerle yok olmuşlardır.<br />
<strong><br />
Keops Piramidi</strong><br />
Giza Piramitleri&#8217;nin üçü birden dünyanın yedi harikası listesine dahil değildir. Piramitlerden sadece Keops Piramidi bu listeye girmiştir. Keops Piramidi, 4. Hanedanlık zamanında M.Ö. 2560 yılında Firavun Khufu (Keops) tarafından yaptırıldı. Yapımının 20 yılı aştığı sanılmaktadır. Piramit yapıldığında 145,75 m yüksekliğindeydi. Yapıldığından itibaren 43 yüzyıl boyunca dünyadaki en yüksek yapı olarak kayıtlara geçmiştir. Keops Piramidi ilk inşa edilen olmasına rağmen dünyanın yedi harikası arasında günümüzde ayakta duran tek yapıdır.</p>
<p><strong>Babil&#8217;in Asma Bahçeleri</strong><br />
Milattan önce 7. yüzyılda Babil kralı Nebukadnezar tarafından yaptırılmıştır. Babil&#8217;in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir. Coğrafyacı Strabo&#8217;nun 1. yüzyıldaki tanımına göre:</p>
<p>&#8220;Bahçeler birbiri üzerinde yükselen büyük direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu.Büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat Nehri&#8217;nden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya yukarı Söylentiye göre Nebukadnezar bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Semiramis için yaptırmıştır. Semiramis Medes kralının kızıdır. Söylentiye göre Mezopotamyanın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır.</p>
<p>Babil&#8217;in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur. Fakat, bölgede araştırma yapan arkeologlar, Babil&#8217;deki sarayın kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar buldular. Bunların Babil&#8217;in Asma Bahçelerine ait olup olmadığını düşünülmektedir. Babil&#8217;in Asma Bahçeleri, klasik yazarlar tarafından ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır. Günümüzde bu tanımlara göre çizilen resimler bulunmaktadır. Küçükken sandığımız gibi bu efsanevi bahçeler bir yerlere asılı fidan değildir, sadece sütunlarla desteklenen taraçalar üzerinde kurulmuştur.</p>
<p><strong>Artemis Tapınağı</strong><br />
Artemis Tapınağı&#8217;nın temelleri milattan önce 7. yüzyıla kadar gitmektedir. Tanrıça Artemis&#8217;e ithafen yapılmıştır. Tamamiyle mermerden oluşuyordu. Lidya kralı Croesus tarafından yaptırılan yapı, Yunan mimar Chersiphron tarafından tasarlanmıştı ve dönemin en büyük heykeltıraşları Pheidias, Polycleitus, Kresilas ve Phradmon tarafından yapılmış olan bronz heykellerle süslenmişti. Tapınak hem bir pazaryeri, hem de bir dini müessese olarak kullanılıyordu. Artemis Tapınağı M.Ö. 21 Temmuz 356&#8242;da adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus adlı bir Yunanlı tarafından yakıldı. Aynı gece Büyük İskender doğmuştur. Büyük İskender Anadolu’yu fethettiğinde Artemis Tapınağı’nın yeniden yapılması için yardım teklif etmiş fakat reddedilmiştir.<br />
<strong>Zeus Heykeli</strong><br />
Zeus Heykeli M.Ö. 450 yıllarında, adına olimpiyat oyunları düzenlenen Tanrıların kralı Zeus için, Olimpiyatlar&#8217;a ismini veren Olimpia&#8217;da yapılmıştır. Zeus Heykeli, bir tahta iskelet üzerine altın, fildişi ve metal parçalar yerleştirilerek Partenon&#8217;un içinde yapılmıştır. Heykelin oturduğu taban 6,5 m genişliğinde ve 2 m yüksekliğinde, heykelin kendisi ise 13 m yüksekliğindeydi.<br />
<strong><br />
Rodos Heykeli</strong></p>
<p>32 metre yüksekliğinde, demir ve taşla desteklenmiş bronzdan yapılmış bir heykeldir. Rodoslular tarafından Güneş Tanrısı Helios&#8217;a ithafen yapılmıştır. Yapılışından yok oluşuna kadar yalnızca 56 yıl geçmesine rağmen, Rodos Heykeli dünyanın yedi harikasından biri olmayı başarmıştır. Bunun en büyük sebebi, devasa bir heykel olmasının yanısıra Rodos adasındaki insanlar için beraberliğin simgesi olması idi. Rodos Heykeli’nin yapılması tam 12 yıl sürmüş ve heykel M.Ö. 282 yılında bitirilmiştir. Liman girişinde bulunan heykel M.Ö. 226 yılında bir deprem sonucunda en zayıf noktası olan dizinden kırıldı. Rodoslular, Firavun Ptolemy III Eurgetes’den restorasyon için yardım teklifi aldılarsa da, bir kâhine başvuruldu ve yardım reddedildi. Neredeyse 900 yıl boyunca heykel harabe halinde kaldı. 654 yılında Araplar Rodos’u feth ettiler. Heykelden kalanları Suriyeli bir Yahudi’ye sattılar.</p>
<p><strong>İskenderiye Feneri</strong><br />
Tehlikeli kıyı şeridi boyunca gemicileri yönlendirmek amacı ile Mısır&#8217;ın İskenderiye kenti kıyısındaki Faros (Pharos) adasında yapılmıştır. Proje Büyük İskender&#8217;in komutanları Ptolemy Soter zamanında M.Ö. 290 yılları sonunda başlamış, ölümünden sonra oğlunun hükümdarlığı zamanında bitirilmiştir. Şehrin batı limanında bulunan fener yaklaşık 166 m yüksekliğindedir. Sadece harikaların değil bugüne kadar yapılmış fenerlerin de en yükseğidir. Gemicilik için güvenli bir ortam sağlamak isteyen Yunanlı tüccar Sostratus tarafından finanse edilmiştir. Fener&#8217;in en gizemli yanı, gündüzleri bile güneş ışığını denize yansıtmak amacı ile tasarlanmış cilalı bronz aynalarıydı. Geceleri ise aynaların önünde ateşler yakılıyor, böylece aynanın yansıttığı ışık gece yaklaşık 50 km mesafeden görülebiliyordu. Yapı bir dizi depreme kadar bozulmadan kaldı. Fakat depremler ve doğal şartlar sonunda çöktü. Üst kısmı 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302&#8242;de başka bir depremde çöktü. En sonunda 1480 yılında Memlük Sultanı Kait-bay tarafından fenerin olduğu yere yapılan bir kalede malzemeleri kullanılmak üzere tamamen yıkıldı.</p>
<p><strong>Halikarnas Mozolesi</strong><br />
Halikarnas Mozolesi, Kral Mausollos için karısı ve kız kardeşi tarafından yaptırılmış bir mezar. Bodrum civarında yapılmış ve yapımı M.Ö. 350 yılında tamamlanmış. Tabanın üstünde kenarları heykellerle süslenmiş basamaklı bir podyum bulunuyordu. Süslü su mermerinden yapılmış lahit ve mezar odası, podyumun üstünde bulunuyordu ve İyonya tarzı kolonlarla çevrilmişti. Sıra sütunlar, yine heykellerle süslenmiş bir piramit çatıyı destekliyordu. Dört tane savaş atıyla çekilen bir savaş arabası heykeli ise piramidin tavanını donatıyordu. Halikarnas Mozolesi&#8217;nin toplam yüksekliği 45 m. idi ve 4 tarafındaki 4 heykelin her birini ayrı bir heykeltıraş yapmıştı. Bu heykeller, tanrıların değil de insanlar ve hayvanların heykelleri olmasından dolayı tarihte özel birer yer tutarlar. 16. yüzyıl boyunca Halikarnas Mozolesi iyi bir durumda korundu. 15. yüzyılda Haçlı Seferleri sırasında St. John şövalyeleri bölgeye geldiler ve bugün Bodrum Kalesi olarak geçen büyük bir kale yaptılar. Bu kalenin yapımında Halikarnas Mozolesi&#8217;nin nerdeyse bütün taşları kullanıldı.</p>
<p><span style="font-size: xx-small;">Bu sayfa oluşturulurken;<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/dünyanın yedi harikası" target="_blank">dünyanın yedi harikası</a> . adlı Vikipedi maddesinden yararlanılmıştır. Bu metin,<br />
<a href="http://www.gnu.org/copyleft/fdl.html" target="_blank">GNU Özgür Belgeleme Lisansı</a> kapsamındadır</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.vikitr.org/dunyanin-yedi-harikasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
